ERNESTO GUEVARA CHE


Saturday, Haziran 20, 2009 · Kategori: EDEBİYAT

                     

                          
 
                              HASTA SIEMPRE COMANDANTE
 
Yaşamak Bir ağaç gibi  Tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine 
 
Bugün 14 Haziran! Kahraman Gerilla  bundan tam 81 yıl önce bugün  kavgaya doğdu. O  39 yıllık çok kısa dünya yaşamıyla  yüzyıllara eşdeğer bir devrimci ahlakın ve mücadelenin eşsiz örneğini bir kuyrukluyıldız misali ardında bıraktı ve gitti...  seninleyiz Comandante...


14  Haziran 1928 Arjantinin Rosairo de la Fe kentinde  İrlanda kökenli Ernesto Guevara Lynchin ve Bask kökenli Celia de la Sernanın oğlu olarak doğdu. (Ailesi  ilerici görüşlü  dinle ilgilenmeyen  faşizmden nefret eden  edebiyat ve şiirden hoşlanan insanlardı.)
 
 
 

Mayıs 1930 Henüz 15 günlükken geçirdiği zatürrenin sonucu olarak  ilk astım krizini geçirdi.
1935 Eğitim Bakanlığından gelen bir mektupta  Ernesto 7 yaşına girdiği halde niçin okula kaydedilmediği soruldu. (Astımından ötürü okula gidemiyordu. İlk yıl annesi ders verecek  ancak sonraki yıl okula başlayabilecekti. Hastalığıyla mücadele etmek için sürekli futbol oynuyordu.)

 
 
1942 Liseye başladı. (Okulda İngilizce  evde ise annesinden Fransızca öğrendi. En büyük tutkularından biri Baudelaire şiirleriydi. On altı yaşında ise Neruda hayranı olacaktı. En başarılı olduğu ders matematikti. Futbolun yanısıra atletizme başlayacak ve kısa sürede Atalaya Jimnastik Kulübünün en gözde atletrinden biri olacaktı.)
 
 

1944   Aile  maddi durumunu bozulması üzerine Buenos Airese taşındı. (Ernesto  okul masraflarını ve cep harçlığını çıkarmak için çeşitli işlerde çalışıyordu.)
1945 Buenos Aires Tıp Fakültesine kaydoldu. (Tıp öğrenimi sırasında geçimini sağlamak için petrol tankerlerinde hastabakıcılık yaptı.)

 

29  Aralık 1951 Fakültenin son sınıfında öğrenimine ara vererek  yakın arkadaşı Alberto Granadosla birlikte tüm Güney Amerikayı kapsayan bir motosiklet yolculuğuna çıktı. (Paraları bittiğinde hamallık  dok işçiliği  tayfalık  bulaşıkçılık yapacaklardı.)
 

17 Temmuz 1952 Yedi ay süren maceralı motosiklet yolculuğu Buenos Aireste son buldu.
 
 

Mart 1953 Alerjiler üzerine tezini vererek mezun oldu ve tıp doktoru unvanını aldı.
Temmuz 1953 Bolivya  Peru  Ekvador  Guetamala ve Meksikayı kapsayan ikinci Güney Amerika gezisine çıktı. Aralık 1953 Guatemalada  26 Temmuzda Kübada Moncada Kışlası saldırısından sonra bu ülkeye gelen Kübalı devrimcilerle tanıştı. (Onlara sürekli ..che ..diye hitap ettiği için  ilk kez burada kendisine  Che  lakabı takıldı.) Şubat 1954 Guatemala Komünist Partisine üye oldu. Sendika hekimi olarak çalışmaya başladı.

 
30  Haziran 1954 Birleşik Devletlerin örgütlediği  paralı askerlerden oluşan bir ordunun Guatemalayı işgal etmesi üzerine sınır dışı edildi  trenle Meksikaya geçti. Eylül 1954 Birleşik Devletlerde bir burs edinmek ve hekim olarak çalışmak üzere vize başvurusunda bulundu. (Bu arada sokak fotoğrafçılığı yaparak geçimini sağlıyordu...) Ocak 1955  Latin Amerikada Hekimin Görevi  başlıklı bir kitap için malzeme toplamaya başladı. Ailesine yazdığı mektuptan:  İnançlı bir insan olmaktan ne zaman vazgeçtiğimi yaklaşık olarak bile söyleyemem  çünkü birçok geri dönüşler ue kuşkularla dolu uzun bir yoldu bu...
 
 
 
 
 

Mayıs 1955 Meksika DF de  bir hastanenin kardiyoloji ve alerji bölümünde çalışmaya başladı. Kübalı devrimcilerle tekrar ilişki kurdu ve Raul Castroyla tanıştı. (200 civarında hastası var  eşi Hilda ile birlikte küçük bir dairede yaşıyorlar...)

 

Temmuz 1955 Bir arkadaşının evinde Fidel Castroyla tanıştı. Bütün geceyi sabaha kadar tartışarak ve sohbet ederek geçirdiler. (Sabah olduğunda Kübanın özgürlük savaşına hekim olarak katıldığını açıklayacaktı...)
 
 

8   Ağustos 1955 Guatemaladayken tanıştığı  sürgünde yaşayan Perulu devrimci Hilda Gadae ile Meksikada evlendi. (15 Şubat 1956 da ilk kızı Hilda Beatriz Guevara Gadea doğdu -Hilda  1995 te Havanada yaşama veda etti-  Hilda Gadea ile Mayıs 1959 da boşanacaklardı.)
 

13 Nisan 1956 Annesine yazdığı mektuptan: Komünist ruhum ufaklığa da geçti... Tıpkı Mao Zedunga benziyor...

 

15  Nisan 1956 Babasına yazdığı mektuptan: Üniuersite-nin yüksek kürsüsü yoluyla ünlü bir bilimci olamazsam  Aziz Karlın propagandist olarak ünleneceğim...
 
 

20 Haziran 1956 Castro ve öteki devrimcilerle birlikte tutuklandı. (Temmuz başında  Fidel ve Che dışındakiler bırakılacaktı  çünkü oturma izinlerinin süresi bitmişti...) 10 Temmuz 1956 Ailesine yazdığı mektuptan: Tıbbı  hapishanede bıraktım... artık Küba Devrimine katılmaya karar verdim...
 

31  Temmuz 1956 Serbest bırakıldı.
 

24/25 Kasım 1956 Granma teknesi  sabaha karşı 2 de  ışıkları sönmüş olarak Meksikanın Tuxpan limanından denize açıldı. (Teknede  82 kişiyle birlikte silahlar ve diğer gerekli malzeme vardı. Planlanan rotaya göre Küba güneyden dolanılacak ve doğudaki Niquerodan karaya çıkılacaktı. Granmadaki 82 kişiden 20si Moncada baskınına katılanlardı. Dördü ise Kübalı değildi: Arjantinli doktor ..Che  Guevara.. İtalyan Gino Dore  Meksikalı Guillen ve Dominikli Ramon Meyas...)
 
 
2 Aralık 1956 Granma  gün doğarken Küba savaş uçaklarının yoğun makineli tüfek ateşi altında Los Colorados kıyısında karaya oturdu. (82 devrimcinin 76 sı bu başarısız çıkartma sırasında çıkan çatışmada burada yaşamını yitirecekdi  Fidel de  Che de içlerinde  sağ kalan 12 kişi iç kesimlere doğru çekilecekti. Che  sonraları  Bu  bir çıkarma değil  bir deniz kazasıy-dı .. diye yazacaktı.)
 

21 Aralık 1956 Grubun hayatta kalanları  gerillaya yeni katılanlarla birlikte Sierra Maestrada bir araya geldi. 
 
 

17 Ocak1957 Sabaha karşı 02.40 ta Fidelin önderliğinde 22 gerilla La Platadaki Deniz Kuvvetleri Kışlasına başarılı bir saldırı düzenledi. (Böylelikle faşist Batista yönetimine karşı ilk zafer kazanıldı.)

 

16 Şubat 1957 Times gazetesi muhabiri H.I. Matthews gerilla grubuna ulaştı ve  asilerin şefi  olarak Fidelle ilk röportaj yapıldı.
 
 

28 Mayıs 1957 Aralarında iyi silahlanmış 80 kişinin de bulunduğu 127 erkek ve kadından oluşan gerillalar  doğu kıyısındaki Uveroda girdikleri çatışmada Batista birlikleri karşısında zafer elde ettiler.

 

6 Aralık 1957 Che..  Alto de Conradodaki bir çatışmada topuğundan yaralandı.
 
 

14 Aralık 1957 Veguites bölgesindeki çarpışmalarda Batista ordusu 170 kayıp verdi. Castronun asi ordusu 300 kişiye ulaştı.
 

24 Şubat 1958 Batista ordusu  Sierra Maestraya büyük bir saldırı başlattı.

 
 
Ağustos 1958 Che  8. Kol  Ciro Redondonun komutanlığına atandı. (8. Kolda 148 kadın ve erkek  altı makineli tüfek  çok sayıda tüfek bir de bazuka vardı.)
 
 

16 aralık 1958 Che  Falcon ırmağı üzerindeki köprünün havaya uçurulmasını sağladı. (Böylelikle Santa Claraya giden anayol kesilmiş olacaktı.)
 

30 Aralık 1958 Comandante Ernesto Che Guevara.. Santa Cla-radaki büyük çarpışmadan zaferle çıktı ve Batistayı ülkeden kaçmaya zorladı. (Che  bu çarpışmada sol kolundan yaralanmıştı.)
 
 
 
2 Ocak 1959 Cheye bağlı birlikler  Havanaya girdi. Fidelin birlikleri ise Santiago de Cubaya girdi. 2 Haziran 1959 Che  dağlardaki tüm savaşlara birlikte katıldığı Aleida Marchla evlendi. (Bu evliliğinden dört çocuğu oldu: Tümü Havanada olmak üzere  Aleida Guevara March
 

24 Kasım 1959 ta  Camilo Guevara March 20 Mayıs 1962 de  Celia Guevara March  14 Haziran 1963 te  Ernesto Guevara March 4 Şubat 1965 te dünyaya geldiler.)

 
13 Haziran 1959 Afrika ve Asyanın çeşitli ülkeleriyle ekonomik ilişkiler kurmak üzere  Küba elçisi sıfatıyla yurtdışı gezilere çıktı.
Kasım 1959 Küba Ulusal Bankası başkanlığına atandı. 5 Mart 1960 Kübalı fotoğrafçı Alberto Korda  bir cenaze töreni sırasında  sonraları tüm dünyaya yayılacak ünlü Che fotoğrafını çekti.
 
 
 

Ekim 1960 Bir ekonomi delegasyonunun başkanı olarak Çekoslovakyaya  SSCB ye ve Çine gitti. 23 Şubat 1961 Endüstri Bakanı oldu. 18 Ağustos 1961 Uruguayda Montevideo Üniversite-sinde konuştu.
 

Temmuz 1963 Cezayire resmi ziyarette bulundu. 25 Mart 1964 Dünya Ticaret ve Gelişme Konferansında ABDyi Latin Amerikayı sömürmekle suçladı. Kasım 1964 SSCB de  Ekim Devriminin 47. yıldönü¬münde Kübayı temsil etti.

 
 
9 Aralık 1964 BM toplantısında konuştu: ...Herhangi bir Latin Amerika ülkesinin özgürlüğü için  gerektiğinde hiç gözümü kırpmadan  karşılığında hiçbir şey istemeksizin  kimseyi sömürmeksizin yaşamımı veririm...
 
 

Ocak/Şubat 1965 Kongo  Gine  Dahomey  Tanzanya ve Mısıra gitti. (Bir süreliğine ortadan kaybolduğu dönemdi.) 14 Mart 1965 Afrika dönüşü son kez kamuoyunun önüne çıktı.
 
 

3 Ekim 1965 Fidel  Chenin ünlü  veda mektubunu kamuoyuna okudu: ...Bu dünyanın diğer ülkeleri benim sınırlı çabalarımı bekliyor. Senin  Küba için üstlendiğin sorumluluk nedeniyle yapamayacağın şeyleri ben yapabilirim...

 
 
3 Kasım 1966 Adolfo Mena Gonzales sahte kimliğiyle Bolivyaya girdi. (Kod adı ise  Ramondu.) 6 Kasım 1966 Nancahuazudaki gerilla üssüne ulaştı.
 
 
23 Mart  1967 Bolivya birlikleriyle ilk çatışmaya girdi. 29 Eylül 1967 ABD haber ajansı AP  askeri yetkililere dayanarak verdiği haberde  Bolivya ordusunun 1500 askerle  Che avına  başladığını duyurdu.
 
 

8  Ekim 1967 Chenin birliği  El Yuro vadisinde yüzlerce asker tarafından kuşatıldı. Ayaklarından vurulan Che tutsak düştü. El Higuerasta bir ilkokul binasına taşındı. Sorguda  hiçbir soruyu yanıtlamadı. Yaraları tedavi edilmeden geceyi geçirdi.

 

9  Ekim 1967 Saat 13.10 da makineli tüfek ateşiyle  çavuş Mario Teran tarafından vuruldu... İki gün sonra  bedeni bilinmeyen bir yere gömüldü.
 
 

18 Ekim 1967 Fidel  Chenin nasıl öldürüldüğünü Küba Devlet Televizyonundan açıkladı.
 
 
Temmuz 1996 Chenin bedeninden arta kalanların Bolivyada bulunduğu açıklandı.
 

12 Temmuz 1997 Che ile birlikte üç silah arkadaşının naaşları Kübaya getirildi. Ülkede 7 gün ulusal yas ilan edildi.

 

 
17 Ekim 1997 Chenin naaşı  Batista birliklerine karşı büyük zafer kazandığı ve devrimin yolunu açtığı Santa Clarada  hazırlanan anıtmezara gömüldü...
 
 

GUEVARA: Baskçada  Gebara  adının İs-panyolcalaştırılmış hali. Gebara  Bask eyaleti olan Arabada bir yer adıdır. İspanyada az bulunan bir soyadıdır.
 

COMANDANTE: Türkçesi binbaşı olan  Comandante  rütbesi 26 Temmuz Hareketinin askeri yapılanmasındaki en yüksek rütbeydi.
 

CHE: İspanyolca bir deyiş. Genellikle Arjantin  Uruguay ve Brezilyayla (Tche) Bolivyanın kimi yörelerinde  halk arasında  hey . ahbap . ortak . birader  anlamında kullanılır. Arjantinde çoğu tango şarkısı  che  sözcüğüyle başlar.
 

SIRT ÇANTASI:  Ayaklarımın dibinde tıbbi malzeme dolu bir sırt çantası ile bir cephane sandığı vardı. İkisi birden taşıyamayacağım kadar ağırdı. Tıbbı geride bırakarak cephaneleri yakaladım.
 
 
 
(26 Şubat 1961)

O fotoğrafın öyküsü
 

Alberto Korda anlatıyor:  Bu fotoğrafı  Leica makinemle  Havana limanında cephane yüklü bir geminin karşı devrimciler tarafından havaya uçurulması sonucu yaşamını yitiren 81 Kübalı için düzenlenen cenaze töreninde  5 Mart 1960 da çektim. Amerikan donanması  bir gün önce Fransadan gelen ve devrimcilere silah taşıyan gemiyi batırmıştı. Cenaze töreninin röportajı için beni gönderdiler. Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir da Kübadaydılar ve cenazeye katılıyorlardı. Fideli çektim  kalabalığı çektim. Sartre ile Beauvoirı bir kez daha çekmeye hazırlanıyordum ki  birden Chenin başı belirdi objektifte. Cenazeleri daha yakından görmek için yaklaşmış ve araya girivermişti. Deklanşöre bastım. Bakışı acı ve öfke doluydu...
Yirminci yüzyılın en ünlü fotoğrafının öyküsünü  önceleri moda fotoğrafçısı  sonraları ise devrimin fotoğrafçısı  olarak anılan ve 2001 de yaşama veda eden Kübalı Alberto Korda (asıl adı Alberto Diaz Gutierrez) 1998 de böyle anlatmıştı.
 
 

Fotoğraf  yedi yıl süreyle çekmecesinde kaldı. Che  Bolivyada öldürüldüğü sırada italyan komünist yayımcı Giangiacomo Feltrinelli  Kübadaydı. Korda  devrimin yitik kahramanının çek-mecesindeki fotoğrafından iki baskıyı imzalayıp  Feltrinelliye armağan etti. İtalyaya dönen yayımcı  fotoğrafı kendi çekmiş gibi  Kordanın adını koymadan milyonlarca bastı ve tüm dünyaya sattı. Feltrinelli  Kordaya beş kuruş yayın hakkı ödemediği Che fotoğrafından dolar milyoneri oldu.
 

Alberto Korda  2000 yılında ünlü Rus votka firması Smir-noffa  reklamlarında bu fotoğrafı kullandığı için dava açtı. Fotoğrafın kullanımıyla ilgili şöyle diyordu:
 

Bir Rus votkası markası. Rusyanın en köklü votkası  ayrıca çarlık zamanında sarayın resmi votka tedarikçisi kabul edilmiş. Che Guevaranın uğrunda öldüğü görüşleri destekleyen biri olarak  bu fotoğrafın onun anısını yaşatmaya ve dünyadaki sosyal adaleti sağlamaya çalışanların kullanılmasına karşı değilim  fakat alkol gibi ticari nesnelerin reklamını yapmak için Chenin şöhretini kullananların kesin olarak karşısındayım.  Korda  açtığı davadan kazandığı 50 bin doları Küba sağlık sistemine bağışladı. Eğer Che yaşasaydı o da aynısını yapardı diyordu...
 

HASTA SIEMPRE

Aprendimos a quererte
Desde la historica altura
Donde el sol de tu bravura
Le puso cerco a la muerte

Aqui se queda la clara
La entraniable transparencia
De tu querida presencia
Comandante Che Guevara

Tu mano glorioso y fuerte
Sobre la historia dispara
Cuando todo Santa Clara
Se despierta para verte

Aqui se queda la clara
La entraniable transparencia
De tu querida presencia
Comandante Che Guevara

Vienes quemando la brisa
Con soles de primavera
Para plantar la bandera
Con la luz de tu sonrisa

Aqui se queda la clara
La entraniable transparencia
De tu querida presencia
Comandante Che Guevara

Tu amor revolucionario
Te conduce a nueva empresa
Donde esperan la firmeza
De tu brazo libertario

Aqui se queda la clara
La entraniable transparencia
De tu querida presencia
Comandante Che Guevara

Seguiremos adelante
Como junto a ti segimos
Y con Fidel te decimos
Hasta Siempre, Comandante

Aqui se queda la clara
La entraniable transparencia
De tu querida presencia
Comandante Che Guevara

 

VEDA

Fidel  Şu anda aklıma çok şey geliyor. Seninle Meksikada Kübalı devrimcinin evinde tanışmam  bana sizinle gelmemi teklif etmen  Sierra Maestrada yaşadığımız tehlikeli anlar. Zafer yolunda çok sayıda yoldaşımızı kaybedişimiz. ...

Bugün artık daha olgun olduğumuz için bize bir sürü şey daha az dramatik geliyor. Oysa olaylar kendini tekrarlıyor. Ben de kendimi Küba Devrimine bağlayan görevimi tamamlamış olduğumu hissediyor ve sana  bütün yoldaşlara  artık benim de olan halkına veda etme vaktinin geldiğini düşünüyorum..
 

Şimdi dünyanın başka ülkeleri de benim mütevazı çabalarımı talep ediyorlar. Kübanın başında olma sorumluluğun nedeniyle sana yasak olan şeyleri ben yapabilirim. Ayrılma zamanı geldi çattı artık. ...
 
 
 
Eğer son saatim beni başka bir gökyüzü altında bulacaksa son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Zaten nerede olursam olayım  her zaman sırtımda Kübalı bir devrimci olmanın sorumluluğunu hissedeceğim ve bu sorumluluğa uygun davranacağım. Seni bütün devrimci ateşimle kucaklıyorum... Che
 

Yorum (0)

YVES KLEİN


Cuma, Haziran 19, 2009 · Kategori: RESİM

 

 
 
                               YVES KLEİN
 
 
              Tümüyle maviye boyanmış masmaviye
 
yeryüzünde en popüler şarkılardan biri olan ve popüler kültür tarihinde önemli bir yer edinmiş çalışmanın nakaratı ( Nel blu dipinto di blu) yani tümüyle maviye boyanmış masmaviye demektir
 
giyps king yorumunu ayrıca çok beğendiğimiz şarkı aslında bu sözlerle kimse pek bilmesede Klein mavisini dünya dünya tarihine kazandıran ünlü fransız ressam neo dada cılardan yves kleina  gönderme yapar hatta şarkı tümüyle yves kleina yazılmıştır
 
peki yves klein mavisine gönderme yapan  ve   ilk dizesinde maviye boyanmış bir dünyadan bahseden şarkının adı neden (volera düşmek) olmuştur.
 
 
 
 
 
 
cevap yine ayrıntıda gizli yves klein henüz küçük bir çocukken arkadaşları yeryüzünü paylaşırken kendisi gökyüzü ve havayı yani boşluğu seçmiştir.
 
 
 
bu seçimin çocukca bir karar değil de tüm sanat anlayışını belirlediğini yves klein yıllar sonra parisin arka sokaklarından birinde eski bir apartmandan kendisini boşuğa bırakmasıyla anlıyoruz
 
Kendisi daha sonra kuğu dalışı yaptığı bu ünlü fotoğrafı için ..Boşluğun resmini çizebilmek için kendimi borçlu olduğum o boşluğa gitmeliydim.boşluğun en derin kısmına..demiştir sanatta ve hayatta gizemler göndermeler dünyayı masmavi renklendiriyor
 
 
 
 
YVES KLEİN
 
34 yaşında hayatını kaybeden ressam ve fotoğraf sanatçısı yves klein aynı zamanda bir judo ustasıydı
 
Yves klein çalışmaları avrupa pop art ve yeni gerçekçilik-Nou veau realisme kapsamında değerlendirilir
 
Yves klein Centre pompidou.da..
 
yeryüzünde futbol derbilerinin ilk çıkışı aslında kırmızı mavi üzerine dayanmaktadır ..ingilterede liverpoolun rakibi olan mavi formalı everton taraftarları bu nedenle ..Once a blue always a blue..Bir kez maviysen hep mavi kalacaksın derler...
 
 
 
YVES KLEİN
 
 
Yaşamının her karesinde sıra dışı bir şeyler bulabileceğimiz, ender sanatçılardan birisi olan Yves Klein diğer yanıyla Dünyaca ünlü bir şarkının Yves Klein dan esinlenerek yazılmış olmasıdır … Sözünü ettiğim şarkı  1958 yılında Eurovisionda da yarışan ve günümüzde popülaritesini hala koruyan  Domenico Modugnonun şarkısı ..Volaredır. Bu şarkının nakaratı ise Türkçe de ..Tümüyle maviye boyanmış, masmaviye..(Nel blu dipinto di blu) anlamına gelir. Şarkının bana ilginç gelen kısmı da bu sözlerle alakalıdır. Çünkü sözünü ettiğim parça,  Klein mavisini dünya tarihine kazandıran ünlü Fransız ressam Yves Kleina oldukça açık bir göndermede bulunur. Bu arada  Volareın Türkçede düşmek anlamına geldiğini unutmamak gerekir ki Yves Kleinın ..boşluğun batı sanatındaki temsilcisi.. olarak anılması  şarkının adının neden düşmek olduğuna da açıklık getirir. Ayrıca Kleindan esinlenerek yapılmış tek çalışma Volare değildir. Ünlü İngiliz yönetmen Derek Jarman da ..Blue.. adlı filmini, Yves Kleina adayarak, mavi renge, anlamlı mesajlar yüklemiştir.
 

Yves Klein, hem annenin hem de babanın ressam olduğu bir ailenin çocuğu olarak, 28 Nisan 1928 de Fransanın Nice şehrinde doğar. Kleinnın, soyut resimler yapan annesiyle figüratif resimler yapan babası, zamanlarının çoğunu Pariste geçirmektedir. Okulu Nicede olduğundan, ailesiyle birlikte Parise gidemeyen Klein ise  çocukluğunun büyük bir kısmını teyzesinin yanında geçirir. Ailesinden uzakta büyüyen sanatçının okul hayatı da pek parlak olmaz. Bu olay sonucunda, çalışma hayatına atılmaya karar veren Klein, küçük bir kitapçı dükkanı işletmeye başlar. Fakat küçük yaşta atıldığı işletmecilik hayatı da kısa sürer. Artık Kleinın başarısızlıklarla geçen hayatını tersine çevirebilmek için bir seçim yapması gerekecektir. O da, seçimini yaparak, o zamanlar tek tutkusu olan Judoya yönelir. Böylece, eğitimini judo ve yabancı diller üzerine alan Klein, ailesinden aldığı genetik mirasın farkına ancak yirmili yaşlarında varır. Onun doğuştan var olan sanatsal yeteneğini keşfetmesindeki itici güç, Max Heindel tarafından yazılmış  La Cosmogonie des Rose-Croix  adlı kitaptır. Çünkü Max Heindelin kitabı, mistisizme büyük ilgi duyan Kleini oldukça etkiler ve sanatçı, Heindelin yazdıkları doğrultusunda resimler yapmaya başlar. Yvesin sanat hayatındaki ikinci büyük dönüm noktası ise, Nice sahillerinde, arkadaşları Pascal ve Armondla gezentiye çıktığı sırada gerçekleşir. Bu üç arkadaşın hayal güçleri o kadar yüksektir ki, hiç kimsenin aklına kolay kolay gelmeyecek sıra dışı şeyler düşünerek, dünyayı kendi aralarında üçe bölmeye karar vermişlerdir. Bu üç gençten, Paskal, havayı  Armond toprağı ve onun zeytinliklerini almış, Yves ise sahilde yatarken gökyüzünü ve uzayı hayal etmiştir. Ve orada, gökyüzünü başlıca yapıtlarından biri olarak ilan eden sanatçı, gökyüzüne imza attığını ileri sürmüştür. İşte sanatçı, öyle büyük bir hayal gücüne sahiptir ki, ilk satırlarda bahsettiğim Volereın mavisini bu sıra dışı hayal gücüyle anlamlandırmış ve hem kendi sanatı hem de başka sanat dalları aracılığıyla bir efsaneye dönüşmüştür.
 
 
Benim en güzel çalışmam olan mavi gökyüzünde delikler açmaya çalışıyorlardı, kuşları yok etmeli (Chelsea Otel Manifestosu)

Yorum (0)

V FOR VENDETTA


Cuma, Haziran 19, 2009 · Kategori: SİNEMA


Ne Yazık Kahramanlara İhtiyaç Duyan Toplumlara




SONSUZA DEK ÖZGÜRLÜK

bu maskenin altında bir yüz var...
ancak benim değil.
ne altındaki kaslardan daha  bendir o yüz...
ne de altındaki kemiklerden.
bu maskenin altında
etten daha fazlası var.
bu maskenin altında
bir fikir var
ve fikirler kurşun geçirmez..



hatırla, 5 kasımı hatırla
barut ihanetini ve komplosunu
zaten aklım almaz
barut ihanetinin neden unutulacağını
ama ya adam?
biliyorum, adı guy fawkes idi...
bu ülkeye neyin unutulduğunu anımsatmak için.
400 yıldan fazla bir süre önce, bu vatansever, kasımın 5 ini...
ebediyen hafızamıza kazımayı diledi.
hayali, eşitlik, adalet ve özgürlüğün kelimelerden öte olduğunu...
dünyaya anımsatmaktı.
kelimeler görece kavramlardır.
eğer bir şey görmüyorsanız…



ve biliyorum  1605 de parlamento binasını patlatmaya çalıştı.
ama kimdi gerçekte?
neye benziyordu?
bize fikirleri hatırlayın dendi, adamı değil.
çünkü bir adam başarısız olabilir.
yakalanabilir, öldürülebilir ve unutulabilir.
ama 400 yıl sonra...
bir fikir hâlâ dünyayı değiştirebilir.

fikirlerin gücüne bizzat şahit oldum.
fikirler adına öldürülen ve
fikirleri savunurken ölen insanları gördüm.
yalnız,
bir fikri öpemez
ona dokunamaz
veya onu tutamazsınız.
fikirler kan ağlamaz.
acıyı hissetmezler.
sevmezler.

diyorum ki, bu gece o rıhtımlara gidip abd ne ait her şeyi yerle bir edelim
kim benimle birlikte?
söyleyin, hanginiz benimle?
her şeyi ama her şeyi olan bir ülkeydi orası...
ama şimdi, 20 yıl sonrası, ne olacak?
dünyanın en büyük cüzamlı topluluğu
başlattıkları savaş değildi.
saldıkları veba değildi.
hükümdü.
kimse geçmişinden kaçamaz.
kimse hükümden kaçamaz.

toplumlar, kendi devletlerinden korkmamalı.
devletler, kendi toplumlarından korkmalı.
bina nasıl bir sembolse, onu yıkma eylemi de bir semboldür.
sembollere anlam kazandıran insanlardır.
tek başlarına semboller anlamsızdır ama yeteri kadar insanla...
bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.
şiddet iyi amaçlar için kullanılabilir.



bu maskenin altında bir yüz var...
ancak benim değil.
ne altındaki kaslardan daha "bendir o yüz...
ne de altındaki kemiklerden.
bu maskenin altında
etten daha fazlası var.
bu maskenin altında
bir fikir var
ve fikirler kurşun geçirmez..

bu gece size en ciddi
yeminimi ediyorum...
adalet hızlı olacak...
dürüst olacak....
ve merhametsiz olacak..

Yorum (0)

V FOR VENDETTA


Salı, Haziran 16, 2009 · Kategori: SİNEMA


                          


                                                           V FOR VENDETTA


Öncelikle bu maskenin ardında kimin yüzü olduğunu bulmalısınız, ancak asla benim gerçek yüzümü göremeyeceksiniz. (Sayfa 245)




V for Vendetta    Amerikan çizgi roman kalıplarını değiştiren ünlü İngiliz yazar Alan Mooreun Watchmen (1987) öncesi çalışmalarından biri. Mooreun gelecek öngörüsü doğru çıkmamış olsa da  V for Vendetta  dönemin Soğuk Savaş paranoyasını yansıtan eserler arasında önemli bir yer tutar.



V for Vendetta  George Orwellın  1984 ü  Ray Bradburynin  Fahrenheit 451 i gibi disütopik romanlarla Batmanın bir karışımı gibi görülebilir. Üçüncü Dünya Savaşının ardından faşist bir parti olan Norsefire  İngilterede iktidara gelmiş ve özgürlüklerin kısıtlandığı bir dönem başlamıştır.  Tam bu esnada  kendini sadece ..V..sembolüyle tanımlayan gizemli ve pelerinli bir karakter onlarla mücadeleye girişecektir.



Aslına bakılırsa öykü –sadece- V hakkında değildir. Onun yaşamlarına girdiği insanlar  V nin temsil ettiği ideallerin gelişmesine şans verildiğinde olacaklar ve özgürlük kavramı hakkındadır. Kitap olarak ..V for Vendetta.. farklı yönlerden tartışılabilir. Bunlardan bir tanesi V nin gerçek kimliğinin ne olduğudur. V  özgürlüğü mü yoksa totaliterizmi mi, iyiliği mi, kötülüğü mü temsil etmektedir?

V  karakter olarak karmaşık ve ilginç yönlere sahiptir. Mevcut hükümet sistemine duyduğu isyanı kararlı bir şekilde sergiler. Öykü ilerledikçe V nin özgürlüğü temsil edip etmediği sorusu büyük bir açıklıkla cevaplanır. Gerçekleştirdiği cinayet ve sabotaj eylemlerinin hep bir nedeni, bir amacı ve kendi geçmişiyle bir bağlantısı vardır. İnsanların özgürlükleri için bir umuda ve şansa sahip olmadıklarını düşündükleri anda, V onlara bu umudu ve özgürlüklerini tekrar kazanabilecekleri duygusunu verir. Toplumun özgürlüğü için tek umut V dir ve V de bunun bilincindedir. V  bu kaotik düzende bulmacanın sadece bir parçasını temsil etmektedir, yani yıkımı. Özgürlüğün bir diğer biçimi daha vardır: Yaratım. İnsanların düşledikleri gibi yaşayacakları bir dünyayı yeni baştan inşa etmek de en az mevcut düzeni yıkmak kadar gereklidir.


V şüphesiz iyidir  o bütün toplumun bu uyuşmuş duygularını ve davranışlarını diriltmeye çalışmaktadır. Kimsenin tam olarak bil(e)mediği gizemli bir geçmişe sahiptir. Larkhill Toplama Kampında tıbbi deneylere katlanmak zorunda kalmış olmasına rağmen V de deney süresince diğer deneklerde gözlenen psikolojik durumlar gözlemlenmemiştir. Dr. Delia Anne, onda daha çok şizofrenide görülen bazı belirtiler teşhis etmiştir.


Diğer karakterlere karşı davranışları şaşırtıcı olduğu kadar inanılmazdır da. Genç bir fahişe olan Eveyi tecavüzden kurtarmayı tercih ederken geçmişinden birçok kişiyi acımasızca öldürür. Evey adlı bu karakterle olan ilişkisi öyküde önemli yer tutar. İlk iki kitap boyunca Eveyi genç, olgunlaşmamış, kendinden ve geleceğinden emin olmayan bir karakter olarak görürüz. V  Eveyi eğitirken ona zor zamanlarında yardımcı olur. Hatta okuyucu  V nin Evey hakkındaki niyetlerini ve planlarını merak eder. Ona niye bu kadar önem verdiğini, neden zamanının çoğunu onu eğitmeye (onu özgürleştirmek uğruna ona işkence etmeye) ayırdığını anlamlandırmaya çalışır. Eylemleri boyunca V  amacından hiç şaşmaz. Amacının ne olduğu ise V nin gizemlerinden biri haline gelir.

V nin amacı öyküde hiçbir zaman açık olarak belirtilmemişse de hükümete karşı gerçekleştirdiği eylem ve davranışlarından tahmin edilebilir: Özgürlük ortamını geri getirmek. Nasıl özgürlük yok edilemez bir düşünceyse, özgürlüğü temsil eden V de ölümsüzdür. Tam da okuyucunun V nin, yani özgürlüğün yok edilemeyeceğini anlamaya başladığı noktada V birden ölüverir. Ya da bize o an öyle gelir, zira özgürlük isteği hiçbir zaman yok edilemez. Dolayısıyla V nin ölümü de bütün öykünün en şaşırtıcı kısmını oluşturur. Eğer V özgürlüğü ve iyiliği temsil ediyorsa nasıl ölmüştür? Bu noktada, V nin sözlerine kulak verelim: ..Anarşinin iki yüzü vardır: Yıkım ve yaratım." (Sayfa 222). Eğer Eveye geri dönersek, artık onun gelişimini tamamlayarak özgürlük kavramını anladığını görürüz. O, V nin öğrettiklerini ve faşist düzeni yıkmadaki rolünü bilmektedir ve şimdi, kendinin bu özgürlükler dünyasının tekrar yaratılmasında başrolde olduğunun farkındadır. V nin kanlı eylemlerinin aksine Evey, öldürmekten hoşlanmayan ve tam tersine şefkatle yol gösteren bir lider olacaktır.


Öykü boyunca Alan Moore sembolizmden sonuna kadar yararlanır. Karakterlerin eylem ve diyaloglarından değişik yorumlar çıkarmak mümkündür. Bu da okuyucuların  V for Vendettayı her okuyuşlarında yeni şeyler görmelerine neden olur. Yukarıda değindiğimiz gibi öykü V üzerine değil, onun elde etmek için mücadele ettiği özgürlük kavramı üzerinedir. Özgürlük olmadan adalet olamaz. Dolayısıyla V nin sözde adaleti simgeleyen binalara karşı giriştiği yıkıcı eylemlerle Alan Moore, adaletin hüküm sürmediği bir dünyada özgürlüğün de olamayacağını anlatmaya çalışır. Adaleti yaratan özgürlüklerdir ve özgürlük olmadan gerçek anlamda bir adalet de olamaz, sadece göstermelik sözde bir adalet işleyişi olur. Oysa, her zaman galebe çalması gereken özgürlüktür. V kendini gerçek özgürlüklerin yaşandığı, daha iyi bir dünya için kurban etmiştir. Kendi yaşamına aldırmaması onun bir kişiden çok özgürlüğü elde etmek adına yapılan mücadelede bir sembol olduğunun bir göstergesidir. O özgürlüğün ta kendisidir.

V Gerçekte Kim?





 Öncelikle bu maskenin ardında kimin yüzü olduğunu bulmalısınız, ancak asla benim gerçek yüzümü göremeyeceksiniz.  (Sayfa 245)

 V for Vendettayı okuyup bitiren çoğu kişinin aklında hep bir soru vardır: V gerçekte kimdir? Öykü boyunca karşımıza çıkan herhangi bir karakter V olabilir ancak kitapta hiçbir kesin kanıtın yer almaması ortaya atılan bütün iddiaların kişisel yorumlardan öteye geçememesine neden olur. Hemen sormalı: V nin kim olduğu önemli mi?

V  öykünün başından sonuna kadar çok sağlam şekilde oluşturulmuş, çok yönlü bir karakterdir. Protheroyu sorgulaması ve Eveyi hapsetmesi dışındaki bütün eylemlerini tek bir tarihi kişilikle özdeşleştirebiliriz: Guy Fawkes, 16. yüzyılda yaşamış ve inançları doğrultusunda en uç eylemlerde bulunmuş İngiliz bir radikal.



Fawkes gibi V de değişmez inançları doğrultusunda mevcut düzeni yıkmaya çalışmaktadır. Bu açıdan incelersek V yi Fawkes’un devrimci kişiliğinin takipçisi olarak görebiliriz. Ancak V yi sadece modern dünyanın Fawkes u olarak görmek doğru değildir, V, Fawkesun temsil ettiği tek bir şeyle ilişkilendirilebilir: İsyan. Fawkes ve arkadaşlarının yaptıkları eylemi incelersek karşımıza en saf biçimiyle ..isyan.. çıkar: Hükümete isyan, dine isyan, ideolojiye isyan...

V, sadece bir isyancı değildir. Evet, Fawkesu andırmaktadır ama ondan daha ..büyüktür.. Bu büyüklüğü kendine seçtiği addan bile çıkarabiliriz: Bu ad bir kelime bile değildir, sadece tek bir harften oluşur,  V . Bu tek harf geçtiği yere göre birçok anlam kazanmaktadır. Bu amaçla Alan Moore metinde birçok kelime oyununa da başvurmaktadır. Çizgi romanın adı  V for Vendetta bile 2. Dünya Savaşının ünlü sloganı  V for Victory (Zafer) ye yapılan açık bir göndermedir. Ayrıca kitapta her bölümün adı V harfiyle başlamaktadır.

Anlaşıldığı üzere V birçok şeyi ifade etmektedir. V, Eveyle ilk karşılaştığında ona kendini bir suçlu olarak tanıtır  V for Villain (Suçlu)  Bu tanımlama doğrudur, zira V, Norsefireın temsil ettiği her şeyin karşıtıdır. Bir düşmandır, Guy Fawkesun Kral James ve Protestan Kilisesinin gözünde bir suçlu olması gibi o da kendine bu rolü biçmiştir. V aynı zamanda beş rakamını da temsil etmektedir. V, fiziksel ve psikolojik dönüşümünü gerçekleştirdiği Larkhilldeki toplama kampında roma rakamıyla beş (V) numaralı odada tutulmuştur. Bu sembol rejim karşıtlığını, toplama kamplarında hapsedilen ve işkence edilen birçok insanı temsil etmektedir  V for Victim (Kurban)  Bu oda numarasını özellikle seçen V, Norsefireın uyguladığı soykırımın yaşayan bir sembolüdür.


V, Valerienin mektubuyla da ilişkilendirilebilir  V for Valerie  Bu mektubun, V nin kişiliğini oluşturmasında büyük bir etken olduğu rahatça söylenebilir: Fakat önemli olan benim dürüstlüğümdü. Çok mu bencilce? ... Bu çok ucuza satılabilecek bir şey ama burada elimizde kalan tek şey. Hepimizin en son parçası ama bu parçanın içinde herbirimiz özgürdük.  (sayfa 156). Bu noktada V nin, Valerienin bahsettiği son parçalarının fiziksel cisimlenmesi olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Valerie, daha sonra mektubuna şöyle devam etmektedir: Bunu asla kaybetmeyeceğiz, satmayacağız ya da bundan vazgeçmeyeceğiz. Bunu bizlerden almalarına kesinlikle izin vermeyeceğiz.  (sayfa 160). V isyanının yanı sıra bizlere şunları da göstermektedir: Halkı oluşturan her bireyin kendi kimliği vardır, dürüstlüklerinden ve başkalarının fikri ne olursa olsun kendileri gibi olma özgürlüğünden vazgeçmemelidirler.

V, bütün bu fikirlerin ışığında bir araç haline gelmiş, fikirlerini hayata geçirirken intikamını almış ve kendi değerlerini halka anlatmayı başarmıştır. Öykünün sonunda Eveynin V nin yerini alması da doğal bir sürecin devamıdır. Bir fikrin adamı ve güç olarak gerçek V elinden gelen her şeyi gerçekleştirmiş, sisteme başkaldırmış ve bastırılan halkın (Valerienin sözünü ettiği) son parçalarını uyandırmayı başarmıştır. Bütün bunları gerçekleştirdikten sonra ise artık başka bir amacı kalmamıştır: Evey, V nin bıraktığı yerden devam edecektir. V nin Guy Fawkes’un  suretini  ödünç alması gibi şimdi de Evey, V nin suretiyle kendi amaçları doğrultusunda V nin başaramadıklarını başarmaya çalışacaktır:  Onlara önderlik etmeyeceğim. Ancak onlara bir şeyleri inşa etmede yardım edeceğim. Onlara öldürmede değil, yaratmada yardım edeceğim. Artık katillerin zamanı geçti. (Sayfa 260). Bu cümleden de anlaşılmaktadır ki ilk V her anlamda bir katil ve bir yıkıcıydı. Ama bir sonraki V, Evey, bir öğretmen ve yaratıcı olacaktır.


V nin gerçekte kim olduğu sorusu asla cevabı bulunamayacak bir sorudur ama bu sorunun cevabının o denli önemli olmadığı da bir gerçektir. Evey tam da bunu anlamıştır, şöyle der: ..Eğer bu maskeyi çıkarırsam bir şey sonsuza dek yok olacak çünkü gerçekte kim olduğun senin ifade ettiğin düşünce kadar büyük değil. (Sayfa 250). Evey bunu kendi kendine söylerken aynı zamanda okuyucuya da aynı mesajı vermektedir. Önemli olan V nin kim olduğu değil, neyi temsil ettiğidir.

 Bu noktadan sonra devam edip size gerçekte V nin kim olduğunu söyleyecektim ama üzgünüm yazacak yerim kalmadı. Size verebileceğim tek tüyo V nin Evey nin babası, Whistlerın annesi ya da Charlesın teyzesi olmadığıdır. Bunların dışında ne yazık ki kendi başınasınız.(Alan Moore – Behind the Painted Smile)

 


Guy Fawkes ve V for Vendetta

Remember, remember the Fifth of November.
Gunpowder, Treason and Plot.
I see no reason why Gunpowder Treason
Should ever be forgot. 


Yukarıdaki dörtlük İngilterede çocuklar arasında çok yaygın olan bir tekerlemedir. Peki ama 5 Kasımda ne olmuştur, Guy Fawkes kimdir ve V for Vendettayla ne ilişkisi vardır? Bu bağlantıya girmeden önce Guy Fawkesun neden İngiltere tarihinde önemli bir yer tuttuğuna bakalım.
Kısaca Guy Fawkes, İngiltere tarihinde Gunpowder Plot (Barut Suikastı) olarak bilinen olayı gerçekleştiren grubun üyelerinden biridir. 1605 yılında bir grup Katolik, Protestan Kanununu

 protesto etmek ve İngiltere Kralı I. Jamesi öldürmek için Parlamento Binasını havaya uçurmaya kalkışmışlardır. Bu amaçla fitili ateşleyecek kişi olarak seçilen Guy Fawkes, bu grubun yakalanan ilk üyesidir. Uzun hikaye ise şöyledir: Kral 8. Edwardın tahta geçmesinden sonra İngiltere Katolikler ve Protestanlar olarak ikiye bölünmüştür ve her iki kesim de kontrolü ele geçirmeye çalışmaktadır. Protestan Kraliçe I. Elizabethin ölümüyle tahta geçen Kral I. James, Katolik karşıtı yasalarda yumuşama olacağı sözünü verdiyse de Katolikler artık sonlarının geldiğini düşünmektedirler.


Guy Fawkes, 1570 yılında İngiltere’de doğmuş, o yüzyılın sonunu İspanya adına Hollandada savaşarak geçirmiş bir askerdir (İspanya, İngilterenin her zaman rakibi olmasına rağmen Katolik olmasıyla İngiliz Katoliklerce bir müttefik olarak görülmüştür). Savaşta çeşitli başarılar kazanan cesur bir asker olan Fawkes, özellikle askeri mühimmat bilgisiyle öne çıkmıştır. Bu sebeple Thomas Wintour, Gunpowder Plotu oluşturan ekibe onu dahil etmiştir. Başlangıçta beş kişiden oluşan grup, 1604 yılında ilk kez toplanıp planlarını yapmaya başlar. 1605 yılının Mart ayında suikastçılar, bir şekilde Parlamento Binasının bodrum katında bir oda kiralamayı başarırlar ve daha sonra buraya 36 fıçı barut depolanır. Parlamento’nun bir sonraki toplantısına kadar buradaki barut stoğundan sorumlu kişi Guy Fawkestur. Ancak Ekim ayında tam ayrıntıları belli olmasa da bu suikast planı ortaya çıkar. Fawkes ve diğer suikastçı arkadaşları hala bir şansları olduğunu düşünürlerken Parlamentonun açılış günü olan 5 Kasımda barut stoğu fark edilir. İlk yakalanan, mahzende nöbet tutarak fitili ateşlemeyi bekleyen Guy Fawkestur. Yakalandıktan sonra işkence edilerek sorgulanan Fawkes, bir iki gün sonra planın bütün ayrıntılarını itiraf etmek zorunda kalır. Suikast grubunun diğer elemanlarıyla birlikte 27 Ocakta yargılanır ve üç gün sonra idam edilirler. Kral James bu başarısız eylemin hiçbir zaman unutulmaması için her yıl dönümünde bir kutlama yapılmasını emreder. 400 yıldan beri  Bonfire Night  olarak adlandırılan kutlamalarda her sene şenlik ateşleri yakılmakta ve havai fişekler ateşlenmektedir.


Guy Fawkesla  V for Vendetta  arasındaki ilişkiyi Alan Moore, kitapta yer alan  Behind the Painted Smile  adlı yazısında şöyle anlatmaktadır:  Büyük hamle (V nin karakter olarak nasıl betimleneceği ve nasıl hareket edeceği) beni ne kadar sıksa da tamamen Dave’den çıkan bir şey. Bu fikir Dave’in bana gönderdiği bir mektupta dile getirilmişti. İlgili bölümü aşağıda yazıyorum:
Düşünüyorum da niçin onu maskeli, pelerinli ve konik şapkalı, dirilip gelen bir Guy Fawkes olarak göstermeyelim. Bu çok acayip durduğu kadar Guy Fawkesa bunca zamandır hak ettiği saygıyı da kazandırır. Bizler, her 5 Kasımda onu yakmak yerine Parlamento Binasını havaya uçurma teşebbüsünü kutlamalıyız.
 

Bu cümleleri okuduğum anda aklımda iki şey oluştu. İlki, Davein sandığımdan daha az aklı başında biri olduğuydu ve ikincisi bu bütün hayatım boyunca duyduğum en harika fikirdi. Böylece aklımda şekillenen çeşitli fikirler bir anda bütünlüğe kavuştu ve Guy Fawkes maskesinin ardında toplandı.


Filmde V guy Fawkes  maskesini giyiyor , Gay Fawkes film boyunca gülümsüyor, espri anlayışı da sağlam aslında . Filmde V binaları patlatırken Çaykofskinin 1812 Overtürünü dinliyor. En sevdiği film Monte Kristo Kontu, dans etmeyi seviyor hatta bir bir yerde ..Dans etmeden yapılan devrim yapmaya değer değildir.. diyor . Söz Amerikalı anarşist feminist Emma Goldmana ait. Ve V harfi ile ilgili bir çok ayrıntı filmin içine serpiştirilmiş. Mesela Creedy nin evinde Beethovenın V. senfonisi çalıyor ve bu parçanın girişinde çalan ritmik kalıp mors kodunda V harfini oluşturuyor, işkence kampında V  nin oda numarası yine V, jukebox da V. parçayı seçiyor ama diğer tüm parçaların numarası da V ,  Vi Veri Vniversum Vivus Vici  5 adet V  den oluşuyor

Ne Yazık Kahramanlara İhtiyaç Duyan Toplumlara




Yorum (0)

İSKENDERİYE KÜTÜPHANESİ


Salı, Haziran 16, 2009 · Kategori: EDEBİYAT

                                        




M.Ö. III. yüzyılda İskenderiyede kurulmuş olan kütüphane, insanlık tarihinde meydana getirilmiş önemli eserlerden biridir. Eski kaynaklar, burada 900 bin cilt el yazması eserin toplandığını kaydeder.


İskenderiye şehri M.Ö. 382 yılında,  Makedonyalı  Büyük İskender  tarafından kurulmuştur. Onun ölümüyle imparatorluğun dağılışı sonunda kumandanlarından Lagusun oğlu Ptolemaeusun eline geçti. O da Mısırda krallığını ilan etti. Mısırda 300 yıl devam eden bu hanedanın ilk hükümdarı olup, 383 yılında 24 yaşında iken 24 yıl hüküm sürmüştür. Savaşı sevmeyen Ptolemaeus, hiçbir zaman ülkesinin sınırlarını genişletmek hevesine kapılmadı. Bilim ve edebiyata düşkünlüğüyle, Mısırlıların gelenek ve göreneklerini, dinlerini benimseyerek halkın sevgisini kazandı. Eski kanunları, dini törenleri muhafaza etmekle kalmayıp, eski Mısır hükümdarlarının lakabı olan Firavun  ünvanını aldı ve onları taklit ederek öz kızkardeşiyle evlendi.


Bu yeni devletin merkezi İskenderiye şehriydi. Yeni firavun burayı baştanbaşa onarıp, genişleterek o devrin en meşhur başkenti haline getirdi. Burada meydana getirdiği en önemli eser ise müze ve buna bağlı olan kütüphane idi. Kurulması için saray civarında ve güzel bir yer seçildi. Müzede o devirde bilinen bütün ülkelerdeki hayvan ve bitkilerin bir örneği vardı. Ayrıca botanik bahçesi  ve bir rasathane bulunuyordu. Otopsi yoluyla insan vücudunun incelenmesi için bir anatomi  salonu açılmıştı. Bu bilim sitesinde fizik   kimya  tıp   astronomi  matematik   felsefe   edebiyat   ve fizyoloji   bilgileri için evler yapılmıştı.


Müzenin en önemli bölümü kütüphanesiydi. Kütüphanenin müdürü, bulabileceği her yazılı eseri alma yetkisine sahipti. Mısıra giren her kitabın buraya götürülmesi mecburiyeti vardı. Kitabın burada bir nüshası çıkarılıp sahibine verilir, kitabın aslı ise kütüphanede kalırdı. Bir taraftan da yurt dışına gönderilen memurlar, başka ülkelerde buldukları kitapları satın alıp, getirirlerdi. Böylece, o zamana kadar birçok bilime ait dağınık halde ve kaybolmaya mahkum durumda olan eserler emin bir yerde toplanmış oldu.


Kütüphanenin Yıkılışı

Genel kanı bu kütüphanenin, çıkan çeşitli fanatik görüşler nedeniyle, antik Pagan  tapınakları ve yapıların imhası sırasında Hıristiyanlar tarafından yakıldığı yönündedir.

Bu görüşe göre 391  yılında Bizansın Mısır Valisi Theophilos, İskenderiyede Mısırın eski din mensuplarına ait Osiris tapınağının yeri olan bir arsayı, kilise inşa edilmesi için Hrıstiyanlara verdi. Burada yapılacak kilisenin temel kazıları sırasında üzerinde eski dine ait yazılar bulunan bir taş çıktı. Hıristiyanlar bunu bir alay konusu yaptılar. Bu olay şehirde oldukça kalabalık halde bulunan putperestleri kızdırdı ve sonunda İskenderiyede dini bir ayaklanma çıktı. İki taraf çarpıştı, insanlar kitle halinde kılıçtan geçirildi. İskenderiye Kütüphanesinin olduğu bölge yerle bir edildi. İmparator I. Theodosius, valiye başka büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiyede hala neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, buna sebep olarak İskenderiye Kütüphanesinin eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürdü. İmparator, bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emretti. İskenderiye Kütüphanesindeki tüm eserler şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırıldı ve böylece insanlık tarihinin bu bilim ve kültür hazinesi yok oldu.


Daha önceleri bu kütüphanenin şehrin Müslümanlar tarafından alınmasından kısa bir süre sonra ikinci İslam Halifesi Hz. Ömerin emriyle Mısır  Fatihi Amr İbnül-As  tarafından yakılarak yok edildiği ileri sürülmüştür. Genelde bu iddialar Hristiyanların Müslümanlara suçu atmaları olarak kabul görmüştür.

Kütüphanenin Sezar  tarafından, İskenderiyeyi kuşattığı sırada yok eldiği görüşü de çeşitli tarihi eserlerde yer almaktadır. Kütüphanenin varlığını 4. yüzyıla kadar sürdürdüğü bilinmektedir. Sezarın kuşatmasında sadece bir bölümünün zarar görmüş veya yıkılmış olduğu da düşünülmektedir.

Yakılan İskenderiye kütüphanesinin bulunduğu alanda yeni bir kütüphane yapılmış ve 2002yılında hizmete açılmıştır


EK BİLGİ

Zaman zaman İskenderiye Kütüphanesinin hazret-i Ömer zamanında Mısırın fethini müteakip Amr bin As emrindeki Müslüman askerler tarafından 639 senesinde yakılıp tahrip edildiği yazılmaktadır. Bu ise sırf Hıristiyanlık gayret ve taassubuyla ve Müslümanlara karşı asırlardır besledikleri kin ve nefreti canlı tutabilmek gayesiyle söylenmiş bir iftiradan başka bir şey değildir.MehmedMansur 1866da İskenderiye Kütüphanesine Dair Risale adıyla ciddi bir eser yayınladı. 1883 te ikinci baskısını yapan bu eser dışında zaman zaman Avrupalı bazı araştırmacılar da yukarıda anlatılan iftiranın gerçek olmadığını dile getirmişlerdir. Hatta G. Le Bon, Arapların Medeniyeti adlı eserinde, beş bin yıldan beri bütün istilacıların hürmet ettikleri ve ilişmedikleri âbidelerin, Hıristiyanlar tarafından yıkılmasının son derece üzücü olduğunu ve bunun neticesinde Mısır medeniyetinin ortadan kalktığını söyler.

Yorum (0)

unutulmaz filmler 1


Perşembe, Ekim 30, 2008 · Kategori: SİNEMA


                     

              

   
                                 bir yerlerde bugün


Benim sürdürmek zorunda olduğum hiçbir alışkanlığım yok... en sevdiğim yemekler listesi diye bir şeyim bile yok... benim için başlıca amaç. diğer insanlara hayatın izin verdiği kadar yakın olmaktır. Bundan başka hiçbir şey beni pek heyecanlandırmaz... Hiçbir şey de içimde bundan çok ilgi uyandırmaz.



 




Chance.kendisini bildi bileli yanında yaşadığı yaşlı adamın evinde bahçıvanlık yaparak büyümüş ve hayatında bir kez olsun sokağa çıkmamıştır. Bütün hayatı bahçede bakımını yapıp büyüttüğü çiçeklerden ve televizyondan ibaret olan Chance.yaşlı adam bir gün ölünce ortada kalır. Çünkü ev artık satılacaktır.

Kendi varlığının haricinde yaşadığına dair hiçbir kanıt olmayan Chance, avukatlara yıllardır yaşlı adamın yanında kaldığını kabul ettiremez. Nüfus kağıdı bile yoktur. Kendini birden sokaklarda bulunca yıllardır görüp bilmediği hayatın rutinleri ile tanışır. İlk defa sokaklarda yürür. arabaya biner... Ve birden şansı hiç tahmin etmediği bir yerde dönüverir.

Saf ve hayatı hiç tanımayan bir adamın toplum içine karışmasının trajikomik hikayesini anlatan Being There. Peter Sellersın muhteşem performansına tanık olmak isteyenlerin kesinlikle kaçırmamaları gereken bir Hal Ashby çalışması



Tür: Dram / Komedi
Yönetmen :
Hal Ashby
Senaryo :
Jerzy Kosinski  Jerzy Kosinski (Kitap)
Görüntü Yönetmeni :
Caleb Deschanel
Müzik :
Johnny Mandel
Yapım :
1979, ABD  130 dk.
OYUNCULAR

Peter Sellers (Chance the Gardener)  Shirley MacLaine (Eve Rand) Melvyn Douglas (Benjamin Turnbull Rand)  Jack Warden (President)  Richard A. Dysart (Dr. Robert Allenby)  Richard Basehart (Vladimir Skrapinov)  Ruth Attaway (Louise)  David Clennon (Thomas Franklin)






                            İ AM SAM


               BENİM ADIM SAM






Sam Dawson(Sean Pean)  kızı ile mutlu bir şekilde yaşayan ve Beatlesa büyük hayranlık besleyen bir adamdır.Sam  yedi yaşında bir insanın akli melekelerine sahiptir. Evsiz bir kadının sokağa terkettiği bir kızı Sam büyütmeye başlar. Kızına bir Beatles şarkısı olan Lucy Diamond adını verir..Zihinsel özürlü Sam Dawson ( Sean Penn )  etrafındaki sıradışı dostlarının yardımıyla kızı Lucyyi ( Dakota Fanning ) büyütmeye çalışır. Lucy  7 yaşını doldurmasıyla birlikte zeka olarak babasını geçmeye başlar. Baba-kız arasındaki ilişki  bir devlet memurunun dikkatini çeker. Bu kişi  Lucynin çocuk yetiştirme kurumuna devredilmesi gerektiğini düşünmektedir.





hukuk sistemine karşı gelmeyi kafasına koyan Sam  ünlü bir avukat olan Rita Harrisondan yardım ister. İlk başta konuyla hiç ilgilenmeyen Rita  meslektaşlarına karşı iyi kalpli biri olduğunu ispatlamak için davayı alır. Zaman geçtikçe Sam ve kızı arasındaki sıcak ilişki onun da kendi oğlu ile arasındaki buzları eritmesine yardım eder.



                                                               SEVGİLİ BABACIĞIM
senin bildiğinden daha fazlasını bilmek istemiyorum babacığım.. ben aynı masalı ..senden sadece senden.. sonsuza kadar dinlemek istiyorum.bırakalım hayat bildiğini okusun insanlar sevgi önüne kanunlar koysun.. onlar biberonumu ağzıma verebilen elinin aklından daha fazlasını beklemediğini görmezler.. akıllandıkça sevginin arttığını düşünenler aklın şaşırttığı duygular bizi yormaz bilmezler. gözlerinde konuşanın akıldan öte olduğunu minik yüreğim anlarda onların kocaman akılları neden anlamaz ki? kalbinin büyüklüğü altında ezilmekten mi korkarlar? belki bana saymayı öğretemeyeceksin ve renkleri de. yağmurun nasıl yağdığını.mevsimlerin nasıl birbirini kovladığını ve ölümü de anlatamayacaksın.. ama en kıymetliyi öğreteceksin ...kalpsiz aklın beş para etmediğini...ve  sevginin aklın kılavuzluğuna ihtiyaç duymadığını…kucağının sıcaklığı için daha akıllı olmana gerek yok.. beni yatağıma yatırman için odanın kapısını bulabilmen. elimi tutman için orada olman yeterli…. hem ne fark eder ki kitabın kimin elinde olduğu  gelecekte ben sana okurum kitapları.. kitap el değiştirmiş kime ne.. başım ebedi adresinde –omzunda- olsun yeter… kalp yanınca dumanı akla tütermiş babacığım. kalbimde çok yanıklar olacak gördüğüm kadarıyla dolayısıyla aklımda da duman bazen senin gibi yol almakta zorlanacağım hayatın seyrüseferinde işte o zaman kılavuzum sen olacaksın.aklın yetişmediği yerlerde elimden yine sen tutacaksın ve ben seni daha iyi anlayacağım bu zamanlarda. biraz daha sen olacağım.... benimde adım sam ve babacığım sensizlik çok zor…..




Yapım Yılı: 2001
Süre: 132 dk

Oyuncular
Sean Penn
-- Sam Dawson
Michelle Pfeifer
-- Rita Harrison
Dakota Fanning
-- Lucy Diamond Dawson
Dianne Wiest
-- Annie
Loretta Devine
-- Margaret Calgrove
Richard Schiff
-- Turner
Laura Dern
-- Randy Carpenter

Yönetmen
Jessie Nelson

Senarist
Kristine Johnson
Jessie Nelson

Yapımcı
Marshall Herskovitz
Jessie Nelson
Richard Solomon
Edward Zwick

Müzik
John Powell

Görüntü Yönetmeni
Elliot Davis

Yapım Tasarım
Aaron Osborne

Şarkı
John Lennon
Paul McCartney



                                   THE GOLD RUSH


                 (bu filmle hatırlanmak istiyorum(charlie chaplin)



 altına hücumdaki (the gold rush  1925) bazı sahnelerin komünizm propagandası olarak yorumlanması gibi olaylar chaplinin abdye girmesinin yasaklanmasıyla sonuçlandı
 

yalnız altın arayıcısı (chaplin) buzlar altındaki alaskanın altın madenlerine giden kafileye katılır. peşinden gelen ayıyla ve her adım atışta kıçını döven tavasıyla alaskaya varır. şiddetli bir tipi sırasında kendisinde daha iri yarı ve daha aç iki altın arayıcısıyla birlikte küçük bir kulübede mahsur kalır ve mecburen kendi ayakkabılarını yer. tanıştığı dansçı kıza aşık olur. ama yılbaşı gecesi için randevuda onu boşuna bekler. bu arada çatalları iki sert rulo ekmeğe batırarak onlara değişik danslar yaptırma düşünü kurar (filmin ünlü sekansı). kulübe uçuruma yuvarlanacak gibi olur. sonunda aradığı altını bulur. san franciscoya gitmek üzere gemiye biner. gemide tesadüfen genç kıza rastlar ve aslında onun da kendisini sevdiğini anlar.





Bir çok defa nesnelerin oyununa gelse de bu defa kişilerinde oyununa gelir. Yoksulluğu da alabildiğine ona ihanet ederken.sevimliliğini kamufle eder. Karşısındaki mağdur ve yoksul bir kız değildir ve sosyal farklar vardır aralarında bu defa.

Bir çok bakımdan daha dramatik bir yapı içinde olan Gold Rush herşeye rağmen yine Chaplin mekanizmalarını barındırır.

Finalde şık elbisleri içinde zenginliğin tadını çıkaran Chaplin sevdiği kıza yine Chaplin miti ve kostümleri içinde kavuşur. Hiç bir zaman ahlaki çöküntüye uğramaz


          OYUNCULAR

  • Charlie Chaplin - Altın Arayıcısı
  • Georgia Hale - Georgia
  • Mack Swain - Koca Jim (Jim McKay)
  • Tom Murray - Black Larsen
  • Henry Bergman - Hank Curtis
  • Malcolm Waite - Jack Cameron
  •  

     

     

                                                    BATI CEPHESİNDE YENİ BİRŞEY YOK

                                          

    (Varsın aylar  yıllar geçsin. Nasılsa bana getirecekleri birşeyleri kalmadı)

                      

    savaşın ortasında aynı çukurda kaldıkları düşman askerini öldürdükten sonra. romanın baş karakteri Paulün düşünceleri

    arkadaş .ben seni öldürmek istemedim. bu çukura bir daha atlayacak olsan  sen de akılsızlık etmediğin takdirde  yapmam böyle bir şey. ama sen benim için önceden sadece bir tasavvur  bir karar uyandıran bir tertiptin. ben bu kombinezonu bıçakladım. senin  benim gibi bir insan olduğunu ancak şimdi görüyorum. ben senin el bombanı. süngünü. silahlarını düşündüm. karını. yüzünü. ortak taraflarını ben şimdi görüyorum.

    affet beni arkadaş. biz bunları daima geç görürüz  ne diye bize  söylemezler  sizin de bizler gibi çaresiz yaratıklar olduğunuzu. sizin annelerinizin de bizimliler kadar endişe ettiğini. hepimizin ölüm karşısında hep aynı acıları yaşadığımızı ne diye söylemezler?

    affet beni arkadaş. sen benim nasıl düşmanım olabilirsin? biz bu silahları  bu üniformaları çıkarıp atsak sen benim kardeşim olabilirdin. Kat gibi. Albert gibi. al ömrümden yirmi seneyi arkadaş. al da kalk. al daha fazlasını. ben bu ömrü ne yapacağım. artık bilmiyorum çünkü...


                                


    son sahnede asker. savaş alanında. önündeki çiçeğe konan kelebeğe uzanıp dokunmak isterken vurulur ve öldürülür
     

    Roman I. Dünya Savaşına. bağnaz öğretmenlerinin kışkırtığı vatanseverlik duygularıyla gönüllü olarak katılan Alman gençlerinin. savaşın gerçekliği altında nasıl ezildiklerini son derece çarpıcı bir biçimde okuyucuya sunmaktadır. Remarqueın bu romanın kahramanı. yaşama bağlılığını. yaşama sevincini öylesine yitirmiştir ki. bu yaşam dolu genç adam. önünde uzanan upuzun bir yaşama bakıp. Varsın aylar. yıllar geçsin. Nasılsa bana getirecekleri birşeyleri kalmadı diyebilmektedir sonunda. Remarque. savaşlara katılan insanların bir kısmının bedenen öldüklerini. geri kalanların ise ruhen öldüklerini savunmaktadır bu romanında. Ona göre sonuçta. savaşlara katılan herkes ölür. bedenen ya da ruhen. kimse savaştan sağ çıkamaz. Remarqueye göre savaşın gerçeği işte budur

    Yapım :
    2010. ABD
    Tür :
    Aksiyon . Dram . Savaş .Tarih
    Yönetmen :
    Lewis Milestone
    Senaryo :
    Maxwell Anderson. George Abbott. Erich Maria Remarque (Kitap)
    Oyuncular :
    Lew Ayres. Louis Wolheim. John Wray. Harold Goodwin.Slim Summerville.Scott Kolk.William Bakewell. Walter Rogers. Arnold Lucy. Beryl Mercer
    Görüntü Yönetmeni :
    Arthur Edeson
    Müzik :
    David Broekman
    Süre :
    2 saat. 18 dk.

    Yorum (0)

    renkli resimler


    Pazartesi, Ağustos 25, 2008 · Kategori: RESİM

























































































































    Yorum (0)

    CLARK GABLE


    Pazar, Haziran 15, 2008 · Kategori: SİNEMA


                

                                                                       
                                                                             CLARK GABLE

    Amerikalı sinema oyuncusu. Sert bakışları  göz dolduran oyunculuğuyla bir dönem Amerikan sinemasında fırtına gibi esmiş sesli sinema sürecinin baş yapıtlarında sergilediği rollerle. en yüksek gişe hasılatı getiren aktör olmuş ve Akademi ödülünü almaya hak kazanarak başarısını tescillemiştir. Amerikan Film Enstitüsü tarafından seçilen ..tüm zamanların en iyi erkek yıldızları.. sıralamasında 7.sırayı almıştır.

     



    William Clark Gable. 1 Şubat 1901 tarihinde.Birleşik Devletlerin Ohio eyaletinin Cadiz kentinde dünyaya geldi. Babası William H. Gable. Ohiolu bir sondajcı ve çiftçiydi. Her ne kadar ilk adı William olarak bilinse de. hiçbir resmi kayıtta bu isme rastlanmamaktadır. Çocukluğunda yakın çevresi ve arkadaşları tarafından ..Clarkie..Billy. ve .Gabe olarak da çağırılıyordu.

     

     

    Genelde sakin bir çocukluk geçiren Gable. 6 aylıkken annesi tarafından RomaKatolik kilisesine vaftiz ettirildi. 4 ay sonra hastalanan annesi. kötü huylu bir beyin tümörü nedeniyle hayata veda etti. Bu ölümün ardından. Gable.ın mezhebi aile içinde soruna neden oldu. Çünkü onun Katolik olarak yetişmesini istemeyen babasının akrabaları. annesinin yakınlarını evden uzaklaştırmak istediler ve küçük Clarkı onlara karşı kışkırtmaya başladılar. Bir süre sonra sorun. Clarkın anne tarafından akrabalarıyla izin verilenden daha fazla zaman geçirmesi sağlanarak çözüldü. 1903 yılının Nisan ayında. babası William Clark. yine Ohiolu bir aileden gelen Jennie Dunlap ile evlendi. Dunlapın oturduğu Hopedale kasabasında bir arazi satın alan baba Gable. yeni bir ev yaptırarak ailesini de buraya taşıdı. Oldukça sakin bir yapıya sahip olan Clark. 16 yaşına kadar hayatını bu küçük kasabada geçirdi.



    1917 yılında. Clark liseye giderken. karşılaştıkları maddi problemler nedeniyle çiftçiliğe yönelen babası. ailesini de alarak Akronun dışında. Ravenna adlı bir kasabaya taşınmaya karar verdi. Ancak Clark. bu yeni çevreye ısınamadı. Bir arkadaşıyla birlikte okulu bırakarak. Akronda bulunan bir lastik fabrikasına çalışmaya gitti. Burada ilk defa gösteri sanatlarıyla. sahne oyunlarıyla tanışma fırsatını buldu ve aktör olmaya karar verdi. Ancak bu hemen mümkün olmayacaktı.



    Bir süre babasıyla birlikte petrol bölgelerinde sondajcılık yaptı. Kendisine miras kalan parayı (300 Dolar) almaya hak kazanmasının ve üvey annesi Jennienin ölümünün ardından. baba mesleğini terk ederek. oyunculuk için şansını denedi. İkinci sınıf tiyatrolarda iş bulan 21 yaşındaki Gable. Portlandda Oregona taşındı. Burada birbirinden farklı pekçok işle meşgul oldu. En son Meier & Frank giyim dükkanının kravat bölümünde satış görevlisi olarak çalışmaya başladı. Bir gün dükkana alışverişe gelen. ünlü oyuncu Laura Hope Crews in torunu Josephine Dillon. kendisine oyunculuktan vazgeçmemesini söyleyerek Gableı kanatları altına aldı. Ünlü ve deneyimli bir oyuncu olan Dillon  yürüyüş ve hareket biçimleri konusunda Clarka koçluk yaptı  dişlerini düzelttirdi ve birkaç deneme rolü verdi.



    1924 yılında. Clark ın profesyonel anlamda da menejerliğini üstlenen Dillonın finansal desteğiyle. ikili Hollywooda gitti. Aralarındaki bu iş ilişkisi. zamanla aşka dönüştü ve Gable ile Josephine evlenmeye karar verdi. Clara Bowun başrolünü oynadığı The Plastic Age. gibi birkaç sessiz filmde önemsiz roller alan aktör. yeniden tiyatroya döndü. Birçok yerel sahnede. sokak şovlarında yer aldı.



    1930 yılına gelindiğinde Gableın. Broadway sahnelerinin aradığı yapılı. gerçekçi ve sert görünümlü karakteri canlandırmaya uygun kişi olduğu görüldü. Gelen teklifi kabul eden oyuncu. bu sırada sorunlar yaşadığı eşi Dillondan ayrıldı. Boşanmanın hemen ardından. Texasın ileri gelen ailelerinden birine mensup olan. kendisinden yaşça büyük Ria Franklin Prentiss Lucas Langham ile dünyaevine girdi. Aynı yıl. gelen bir teklif üzerine yeniden Broadway sahnelerine geçti. Killer Mears rolünü canlandırdığı ..The Last Mile.. adlı oyundaki performansıyla. MGM film şirketinin dikkatini çekti. MGM.den aldığı teklifi kabul ederek. sözleşme imzaladı ve böylece oyunculuğu profesyonel anlamda meslek edinmiş oldu.




    Gablein rol aldığı ilk sesli film. 1931 de oldukça düşük bir bütçeyle çekilen .The Painted Desert..oldu. William Boydun yönettiği bu western filminde  kötü bir gangsteri canlandıran aktör. sesi ve güçlü duruşuyla. birçok yapımcının. kulaklarının fazlaca büyük olması nedeniyle. iyi bir aktör görüntüsü çizmediği düşüncesinin aksine. birden halkın ve sinema otoritelerinin dikkatini çekti. Bu yapıtın ardından daha ağır rollerde görünmeye başlayan oyuncu, Norma Shearerla ..A Free Soul.. Greta Garbo ve Joan Crawfordla ..Susan Lenox (Her Fall and Rise)  gibi önemli filmlerde oynadı.



    MGM. aktörün yayılmaya başlayan ününü arttırmak amacıyla. tanınmış aktrislerle birlikte yer alacağı filmler çekmeye devam etti. Bunlardan biri ve en popüler olanı. Gable - Jean Harlow kombinasyonuydu. İkili. Red Dust. ve .Saratoga. gibi büyük ses getirenler başta olmak üzere. altı filmde daha birlikte yer aldı (Saratoganın çekimleri esnasında Harlow  böbrek yetmezliğinden hayatını kaybetti).



    1932 yılına gelindiğinde. MGM in patronu Louis B. Mayer. agresif ve anlaşılması zor bir insan olan Gable ın aklını başına getirmek için. onu Columbia stüdyolarına gönderdi ve düşük bütçeli bir yapımda oynattı. Sonuç oldukça şaşırtıcıydı. Çünkü komedi türünde çekilen ve yönetmenliğini Frank Capra nın üstlendiği ..It Happened One Night.. (1934) taki performansı ile Gable. En İyi Erkek Oyuncu dalında Akademi Ödülü almaya hak kazandı ve MGM.e Oscar ödüllü. büyük ve ünlü bir aktör olarak geri döndü. Yine ertesi yıl başarılı bir projeye daha imzasını atarak..Mutiny on the Bounty.. filmindeki Fletcher Christian rolüyle Akademi ödülüne aday gösterildi.



    1937 yılındaki ..Parnell..filminin başarısızlığından sonra. rol seçimlerinde daha dikkatli olması gerektiğini düşünen ünlü aktör. başarılı yönetmen Victor Fleming'den aldığı başka bir rol teklifini önce kabul etmek istemedi. Yine de  Margaret Mitchell in romanından sinemaya uyarlanacak film için  çevresindekilerin ısrarı sonucu fikrini değiştirdi. 1939 da ..Gone with the Wind.. adıyla Technicolor da çekilen filmde.. Vivien Leigh (Scarlett O.Hara rolüyle)  Leslie Howard (Ashley Wilkes rolüyle) ile birlikte oynayarak  Rhett Butler karakterini canlandırdı. Gable  bu yapıttaki unutulmaz performansıyla Akademi ödülüne aday gösterilmesinin yanı sıra..Hollywood Kralı.. ünvanıyla da anılmaya başladı.

     


    Aynı yıl ünlü oyuncu Carol Lombard la üçüncü evliliğini gerçekleştiren oyuncu.nihayet özel yaşamında da başarıya ulaştı. Encino yakınlarında bir çiftlik satın alan ikili. özel yaşamlarını gözler önünde yaşamaktan kaçındı. Ancak çiftin mutluluğu kısa sürecek. çektiği en son (57.) film olan ..To Be or Not To Be..nin ardından Lombard. 1942 yılında. savaş tahvilleri satmak amacıyla çıktığı turda. uçağının Las Vegas civarında bir dağa çarpmasıyla hayatını kaybedecekti. Olay yerine giden Gable. karlı dağa tırmanarak eşinin cesedini arayacaktı. Bu trajik ölümün ardından Hollywood un Kralı. bütün yaşama zevkini yitirecek neredeyse hayata küsecekti. Encino çiftliğinde oturmaya devam edecek. 27 film daha çekecek. iki evlilik daha yapacak. ancak hiçbir zaman eskisi gibi hayat dolu olmayacaktı.




    Lombardın ölümünden sonra Gable  II. Dünya Savaşında ülkesinin misyonuna destek vermek ve kendini avutmak için Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri Ordusuna katıldı ve topçu astsubay olarak görev yaptı. Bazı muharebelerde  B-17 uçaklarında gözlemci topçu olarak uçan başarılı aktör. binbaşılığa yükselerek üstün hizmetlerinden dolayı madalya ve birçok askeri ödüle layık görüldü. Bu askeri görev. oyuncunun popülaritesini inanılmaz şekilde arttırdı. Öyle ki. Adolf Hitler bile favori aktörleri arasında onu başta gösteriyordu. hatta Gable ın bölüğüne  onu kendilerine teslim etmeleri halinde ödül bile vaat etmişti.




    Savaştaki hizmetlerinin ardından. yine MGMle film setlerine geri dönen Gable. beklentileri karşılayamayan ve düşkırıklığı yaratan projelerde yer aldı. 1945te çektiği  Adventure  hem eleştirel hem de ticari anlamda bir kayıptı. 1949 yılında Lady Sylvia Ashley ile yaptığı başarısız evlilikle. özel hayatı da ivme kaybeden ünlü aktör. Technicolordan çekilen..Mogambo.. popüler aktris Gene Tierneyle çekilen ..Never Let Me Go.. gibi nispeten başarılı çalışmaların ardından. freelance (bağımsız) oyunculuk yapmaya karar verdi ve 1953 te biten sözleşmesini yenilemeyerek MGM den ayrıldı. Düşme eğilimindeki grafiğini yeniden yükseltmeyi başaran Gable. 1955'e gelindiğinde  Hollywood film sektöründe en çok kazanan bağımsız aktör olmuştu ve yüksek gişe hasılatlı filmlerde rol almaya başlamıştı. İş hayatındaki başarıyı. Kay Spreckels ile gerçekleştirdiği beşinci evliliğiyle özel hayatına da taşıdı.



    1960 yılında. Marilyn Monroe  Montgomery Clift ve Eli Wallach gibi dönemin diğer popüler isimleriyle birlikte.Arthur Miller ın modern western tarzında yazığı  John Huston ın yönettiği ..The Misfits.. ünlü aktörün son çalışması oldu. Bu filmin ardından  16 Kasım 1960 tarihinde Los Angelesta kalp krizi geçiren Gable. hayatını kaybetti. Bu  sadece Gableın değil. aynı zamanda Marilyn Monroenun da son filmiydi. Bazı spekülasyonlara göre. at sahnelerinin çekimi esnasında. atlar tarafından epey hırpalanması sonucunda. zaten önceden iki defa spazm geçirmiş olan Gableın kalbi. bu ağır şartlara daha fazla dayamadı. Diğer bir söylentiye göre ise. ünlü aktör. uzun zamandır sıkı bir diyet uyguluyordu ve filmin çekimleri esnasında da kullandığı diyet haplarını arttırmıştı.


    59 yaşında hayata gözlerini yuman Gableın ölümü  birçok gazetede ..Kral öldü.. şeklindeki başlıklarla haber edildi. Elde edilmesi zor başarılara imzasını atan Gable. oynadığı üç film Akademi ödülü kazanmış nadir aktörlerdendir. Ünlü oyuncu Loretta Young dan  Judy Lewis (1935) adında bir kızı olmuş ölümünden dört ay sonra ise  son eşi Spreckelsden John Clark Gable (1960) adlı bir oğlu dünyaya gelmiştir. Mezarı Californiada  eski eşlerinden Carol Lombardın mezarının yanında bulunmaktadır


























































                                                                  RÜZGAR GİBİ GEÇTİ
    şimdi geriye dönüp baktığınızda  aslında o aşkların da rüzgar gibi geçtiğini acı bir tebessümle öğreneceksiniz.




                                       

                                                                         CLARK GABLE
                                                            1901/1960                 











    Yorum (0)

    UNUTULMAZ FİLMLER 2


    Pazartesi, Şubat 25, 2008 · Kategori: SİNEMA

     

     

     

     

                                 GUGUK KUŞU-KAFESTEN BİR KUŞ UÇTU

     

                        

     

     

                             ONE FLEW OVER THE CUCKOO.S NEST 

                          

    70-80 arası yapılan filmler bir daha asla yapılamayacak. çünkü etkilendiği çağın felsefi ideolojik ve toplumsal değerleri o kadar sağlamdı ki insanlar düş kurabiliyorlardı  günümüz filmleri delileri sevmiyor artık kahramanları seviyor. çünkü bu saatten sonra ancak bir kahraman dünyayı kurtarabilir

                       

     

    Guguk Kuşundan....... Otoritelerin sağır ve dilsiz olduğunu düşündükleri yarı Amerikalı yarı kızılderili Reis Bromden  makina adına Büyük Hemşire tarafından yönetilen bir akıl hastanesinin hikayesini anlatıyor. Reise göre makina özgür iradenizi elinizden almaya çaluşan  sizi bir koyun gibi çalışmak zorunda bırakan sistemi temsil etmektedir. Daha çocukken makina tarafından ele geçirildiği için yapabildiği tek şey  korkuyla emirleri yerine getirmek ve kurallara uymaktır. Bu korkunç gri dünyaya Mc. Murpy gelir ve bir sürü gibi güdülen bu adamlar adına makinaya savaş açar. Bunu takip edenlerse eğlenceli  kahramanca ama aynı zamanda trajik ve özgürleştiricidir

     

    Starring: Jack Nicholson. Louise Fletcher ...
    Director: Milos Forman
    Genre:  Classics
    Format:  Widescreen ...
    Language: French. English

                               

     

     

     

     

     

                                                      RÜZGAR GİBİ GEÇTİ

     

                                

     

                                                    

                                                   GONE WİTH THE WİND

     

    şimdi geriye dönüp baktığınızda  aslında o aşkların da rüzgar gibi geçtiğini acı bir tebessümle öğreneceksiniz.

    Hollywood un altın çağındaki en güzel film diye bilinir Rüzgar Gibi Geçti ve bizim gençliğimizde bu filmi seyretmemiş olmak yahut ondaki sahnelerden örnek rol kapmak  sayılırdı. Şimdi geriye dönüp bakanlar aslında o demlerin de rüzgar gibi geçtiğini acı bir tecrübeyle bilmekteler

                                                

     Amerikan İç Savaşının hemen öncesinde Tarada yaşayan bir zengin ailenin kızı Scarlett O.Hara güzelliği ve huysuzluğuyla ün yapmış genç bir kız. Küçüklüğünden beri aile dostları Ashleye aşık. Ancak Ahley onu o gözle değerlendirmiyor. Ashley  Scarlettin kuzeni Melanieyle evlenmek istiyor çünkü. Scarlettin annesi kızını bu düşünceden uzaklaştırmak için onu büyük bir baloya götürüyor. O baloda Scarlett  yakışıklı Rhett Butler ile tanışıyor. Aynı gün de zaten İç Savaş patlak veriyor. Scarlett en başta Rhett Butlerdan nefret eder ama sonra aralarında savaşla beraber ateşlenen bir aşk başlar. Ama gelgitler yaşayan bir aşktır bu. Sebebi de Scarlettin hala Ashleyi unutamaması

                     

    Bu trajik aşk dörtgeninin fonunda  kuzey-güney savaşı ve güneyin yeniden yapılandırılması Atlantanın yanışı  yaralı güney eyaletleri federasyonu üyeleri ile dolu tarlalar da kullanılıyor. Titizlikle hazırlanmış sahneler  muhteşem gün batımı görüntüleri ve silüetler  görüntü kadar dramatik ve romantik müzik  trajik savaşı somut hale getirmek için kullanılan güney halk şarkıları  yoğun bir nostalji havası  nükteli diyaloglarla Rüzgar Gibi Geçti  sinema tarihinde bugüne kadar çekilmiş en büyük epik dramlardan biridir... Belki de en iyisidir

                       

    Tür : Romantik / Dram
    Yönetmen :
    Victor Fleming
    Senaryo :
    Sidney Howard   Margaret Mitchell (Kitap)
    Görüntü Yönetmeni :
    Ernest Haller
    Müzik :
    Max Steiner
    Yapım :
    1939 ABD 238 dk.

    Oyuncular


    Clark Gable (Rhett Butler) 

    Vivien Leigh (Scarlett O'Hara) 

     Leslie Howard (Ashley Wilkes)

     Olivia de Havilland (Melanie Hamilton) 

     Thomas Mitchell (Gerald O'Hara) 

     Barbara O'Neil (Ellen O'Hara)

    Evelyn Keyes (Suellen O'Hara)

                                      

     

          

     

     

                                       KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

     

                        

                                          

                                    LOVE İN THE TİME OF CHOLERA

     

    bırakılmış bir sevgilinin yeniyetmelik yıllarından başlayarak yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü

     


     
     
                              
     

     
    Florentino Ariza (Javier Bardem) romantik ve şair ruhlu bir telgraf memurudur. Zengin bir tüccarın kızı olan Fermina Dazayı (Giovanna Mezzogiorno) gördüğü anda hayatının aşkını bulduğunu anlar.
     
    Peş peşe yazdığı tutku dolu aşk mektuplarıyla genç kızın yüreğinde kıpırtılar uyandırmayı başarır. Ancak genç kızın tüccar babası (John Leguizamo) bu ilişkiyi öğrenince öfkeye kapılır ve onları sonsuza kadar ayırmaya yemin eder.
            
    Fermina  seçkin bir aristokrat olan Dr. Juvenal Urbino (Benjamin Bratt) ile evlenir. Juvenal bölgeyi esrarengiz bir şekilde kuşatan kolera hastalığıyla baş etmek için düzen ve ilaç getiren bir doktordur.
            
    Evlendikten sonra eşini Parise götürür ve uzun yıllar boyunca orada yaşarlar. Sonunda Cartagenaya geri döndüklerinde Fermina ilk aşkını çoktan unutmuş gibi görünür. Ancak Florentino aslında ilk aşkını hiçbir zaman unutmamıştır.
         
    Florentino  artık gemi sahibi varlıklı bir erkektir ve hala Ferminanın aşkıyla yanıp tutuşmaktadır. Kalbi sabırlıdır ve hayatının kadınıyla yeniden bir arada olma fırsatı için ömür boyu bekleyecektir

     

    Kolera Günlerinde Aşk Florentino Arizanın sevdiği kadın Fermina Dazaya yıllar boyu karşılıksız bir aşkla bağlı kalmasının öyküsünü anlatıyor

         

    yönetmen: mike newell

    senaryo: Ronald Harwood .Gabriel Garcia Marquez

    görüntü yönetmeni: Affonso Beato

    müzik: antonio pinto

    tür: romantik.dram

    yapım: abd 2007 189 dakika renkli

    dil: ingilizce

                   oyuncular

    Benjamin Bratt  (Dr. Juvenal Urbino)

    Gina Bernard Forbes (Digna Pardo)

    Giovanna Mezzogiorno  (Fermina Urbino)

    Javier Bardem  (Florentino Ariza)

    Marcela Mar (America Vicuña)

     

     

       

     

     

     

     

                                                             HAYAT GÜZELDİR

     

                                   

                                                        LİFE İS BEAUTİFUL

                                   hayat hem keyifli hem hüzünlü harika bir film midir?

     

    1930 ların İtalyasında Guido adındaki tasasız, kaygısız bir Yahudi kitapçı yakın bir şehirdeki güzel kadına kur yapıp onunla evlenerek bir peri masalı başlatır. Guido ve karısının bir oğulları olur ve İtalyayı Alman güçleri istila edene kadar birlikte mutluluk içinde yaşarlar. Ailesini bir arada tutabilmek ve oğlunun Yahudi toplama kamplarının dehşetinden elinden geldiğince uzak tutmak çabası ile Guida bu yıkımı bir oyun gibi gösterir. Bu oyunun kazanma ödülü ise bir tanktır

                              

    Yapım Yılı: 1997
    Süre: 116 dk

    Oyuncular

     

    Roberto Benigni.

    -- Guido Orefice


     

    -- Ferruccio Papini

    Yönetmen
    Roberto Benigni

    Senarist
    Vincenzo Cerami
    Roberto Benigni

    Yapımcı
    Gianluigi Braschi
    John M. Davis
    Elda Ferri

    Müzik
    Nicola Piovani

    Görüntü Yönetmeni
    Tonino Delli Colli

     

                           

    Nicoletta Braschi
    -- Dora
    Giustino Durano
    -- Eliseo Orefice
    Lidia Alfonsi
    -- Guicciardini
    Sergio Bini Bustric

    Yorum (1)

    CASABLANCA


    Cuma, Şubat 22, 2008 · Kategori: SEYAHAT

     

    Kazablanka İspanyolca Casablanca (Beyaz Ev) Arapçaالدار البيضاء (Darü'l-Beyza) Fasın batısında Atlas Okyanusu kıyısında yer alan liman kenti. Aynı zamanda Fasın en büyük şehridir. Nüfus 3.800.000 (2006)



    Tarih Bugünkü kentin yerinde 12. yüzyılda Anfa adlı bir Berberi köyü vardı.15. yüzyılda korsanların merkezi durumuna gelen köy  1468 de Portekizlilerce yakıldı. 1515 te bölgeye dönen Portekizliler burada Casa Branca adlı adında bir yerleşme kurdu. 1755 te büyük hasara yol açan bir depremden (1755 Lizbon Depremi) sonra boşaltılan kent  18. yüzyılın sonlarında Sultan Sidi Muhammed bin Abdullahın emriyle yeniden kuruldu.

     

     

    Ardından  kente Casablanca adını veren İspanyol tüccarlar ve öteki Avrupalılar buraya yerleşmeye başladılar. Bu dönem nüfusun çoğunluğunu Fransızlar oluşturuyordu  gene aynı anlama gelen Fransızca Maison Blanche adı da Casablanca kadar yaygın bir kullanım kazandı.

    1907de Fransa Kazablankayı işgal etti. Kent, Fransız protektorası olduğu sürede (1912-1956) Fasın en büyük limanı haline geldi. II. Dünya Savaşı sırasında 1943te kentte bir İngiliz-Amerikan zirvesi toplandı.

    Özellikle Kazablanka limanı çevresinde ticaretin hızla gelişmesi sonucunda kent Fas ekonomisinin merkezi haline gelmiştir. Sanayi sektöründeki işgücünün % 60 ile toplam üretimin % 39unu tek başına Kazablanka karşılamaktadır.

    Dünyanın en büyük ikinci camisi olan ve en uzun minaresine sahip II.Hasan Camii Kazablankada bulunmaktadır.

    Resmi dil Arapça Fransızca (de facto)
    Ülke Fas
    Devlet şekli Monarşi
    Belediye başkanı Muhammed Sacid
    Yüzölçümü 324 km²
    Nüfus 3 900 000
    Nüfus yoğunluğu 9132.5/km²
    Saat dilimi
    - Yaz saati (UTC+0)


    Kazablankada sinemaya dair anılarım  Marakeşin kıpkırmızı toprağını  uğultulu çarşılarını ve illa ki Humphrey Bogartı da unutmamak gerekir

    Fas. Güneş  kum  gizem ülkesi  aynı zamanda sinemasal anılarınızı depreştiren Kazablanka kentinin yurdu.  Osmanlının Mağrip dediği Kuzey Afrika ülkelerinin en Batıda olanı  Atlantik Okyanusuyla Akdenize açılan ve ikisini bağlayan daracık bir boğazla (Cebel-ül Tarık)  İspanyaya da son derece yakın bir çelişkiler toplumu.

     

    16 Kasımda bağımsızlığının tam 50. yılını kutlaması  özellikle Fransız basınında büyük ilgi gördü  Paris Match tümüyle bu ülkeye ayrılmış bir özel sayı çıkardı. Fransa  bu ülkede 1912 den 1948 e dek kalmış ve kültür eğitim politikasıyla ülkeye damgasını vurmuştu. Fransada yaşayan 800.000 Faslı da  elbette son olaylarda da rol oynayan önemli bir azınlıktı.

     

    Ülkede resmi dil olan Arapçadan sonra en çok Fransızca konuşulması ve ticaretten sanayiye sanattan iletişime görülen Fransız etkileri de bunun göstergesiydi. Örneğin geçen hafta yapılan Marakeş Film Festivalini de hemen tümüyle Fransızlar örgütlüyor. 32 milyonluk Fas  tüm dünyada Marok Morocco diye biliniyor. Ona Fas diyen tek ülke biziz ve bu ad da  bir dönemde başkent olan Festen geliyor.

     

     

    Hemen söyleyeyim  Sanıldığının aksine  kurak bir çöl ülkesi değil burası... Çöl yani Büyük Sahra güneye giderek ayrıca ziyaret ediliyor. . Ama Kazablankadan Rabata oradan Fese ve sonra Marakeşe uzanan otobüs yolculuğunda son derece yeşil bir ülke görebilirsiniz Burada her kentin bir rengi var. İlk indiğimiz Kazablanka  beyaz kent. Havaalanından kente inerken görülen zengin villaları  hemen her ülkeyi kıskandıracak güzellikte.

     

     Gerçi eski kent belli bir terkedilmişlik havası taşımıyor değil  hemen hemen tüm Kuzey Afrika ülkeleri gibi...Yine de üç milyonluk Kazablanka  ülkenin ticaret  sanayi başkenti olarak oldukça zengin. Görkemli parkları ve yeşil alanları var. Eski kent Medinayı ilgiyle izliyor  önceki kral Hasanın Akdeniz kıyısında yaptırdığı dev 2. Hasan Camiinin görkemine hayran olarak gezebilirsiniz




    SİNEMA PLATOSU GİBİ

     

     

     turistik alana dönüşen Urika Vadisi . Ki orda son yıllarda  Gladyatörden  Büyük İskendere birçok önemli filmin çekildiği ve Fasa yeni bir evrensel plato niteliği kazandıran bir bölge var.

    Yorum (1)

    « Önceki :: Sonraki »