UNUTULMAZ FİLMLER 1


Pazartesi, Şubat 25, 2008 · Kategori: SINEMA

 

 

 

                             GUGUK KUŞU-KAFESTEN BİR KUŞ UÇTU

 

                    

 

                         ONE FLEW OVER THE CUCKOO.S NEST 

                      

70-80 arası yapılan filmler bir daha asla yapılamayacak. çünkü etkilendiği çağın felsefi ideolojik ve toplumsal değerleri o kadar sağlamdı ki insanlar düş kurabiliyorlardı  günümüz filmleri delileri sevmiyor artık kahramanları seviyor. çünkü bu saatten sonra ancak bir kahraman dünyayı kurtarabilir

                   

 

Guguk Kuşundan....... Otoritelerin sağır ve dilsiz olduğunu düşündükleri yarı Amerikalı yarı kızılderili Reis Bromden  makina adına Büyük Hemşire tarafından yönetilen bir akıl hastanesinin hikayesini anlatıyor. Reise göre makina özgür iradenizi elinizden almaya çaluşan  sizi bir koyun gibi çalışmak zorunda bırakan sistemi temsil etmektedir. Daha çocukken makina tarafından ele geçirildiği için yapabildiği tek şey  korkuyla emirleri yerine getirmek ve kurallara uymaktır. Bu korkunç gri dünyaya Mc. Murpy gelir ve bir sürü gibi güdülen bu adamlar adına makinaya savaş açar. Bunu takip edenlerse eğlenceli  kahramanca ama aynı zamanda trajik ve özgürleştiricidir

 

Starring: Jack Nicholson. Louise Fletcher ...
Director: Milos Forman
Genre:  Classics
Format:  Widescreen ...
Language: French. English

                           

 

 

 

 

 

                                                  RÜZGAR GİBİ GEÇTİ

 

                            

 

                                                

                                               GONE WİTH THE WİND

 

şimdi geriye dönüp baktığınızda  aslında o aşkların da rüzgar gibi geçtiğini acı bir tebessümle öğreneceksiniz.

Hollywood un altın çağındaki en güzel film diye bilinir Rüzgar Gibi Geçti ve bizim gençliğimizde bu filmi seyretmemiş olmak yahut ondaki sahnelerden örnek rol kapmak  sayılırdı. Şimdi geriye dönüp bakanlar aslında o demlerin de rüzgar gibi geçtiğini acı bir tecrübeyle bilmekteler

                                            

 Amerikan İç Savaşının hemen öncesinde Tarada yaşayan bir zengin ailenin kızı Scarlett O.Hara güzelliği ve huysuzluğuyla ün yapmış genç bir kız. Küçüklüğünden beri aile dostları Ashleye aşık. Ancak Ahley onu o gözle değerlendirmiyor. Ashley  Scarlettin kuzeni Melanieyle evlenmek istiyor çünkü. Scarlettin annesi kızını bu düşünceden uzaklaştırmak için onu büyük bir baloya götürüyor. O baloda Scarlett  yakışıklı Rhett Butler ile tanışıyor. Aynı gün de zaten İç Savaş patlak veriyor. Scarlett en başta Rhett Butlerdan nefret eder ama sonra aralarında savaşla beraber ateşlenen bir aşk başlar. Ama gelgitler yaşayan bir aşktır bu. Sebebi de Scarlettin hala Ashleyi unutamaması

                 

Bu trajik aşk dörtgeninin fonunda  kuzey-güney savaşı ve güneyin yeniden yapılandırılması Atlantanın yanışı  yaralı güney eyaletleri federasyonu üyeleri ile dolu tarlalar da kullanılıyor. Titizlikle hazırlanmış sahneler  muhteşem gün batımı görüntüleri ve silüetler  görüntü kadar dramatik ve romantik müzik  trajik savaşı somut hale getirmek için kullanılan güney halk şarkıları  yoğun bir nostalji havası  nükteli diyaloglarla Rüzgar Gibi Geçti  sinema tarihinde bugüne kadar çekilmiş en büyük epik dramlardan biridir... Belki de en iyisidir

                   

Tür : Romantik / Dram
Yönetmen :
Victor Fleming
Senaryo :
Sidney Howard   Margaret Mitchell (Kitap)
Görüntü Yönetmeni :
Ernest Haller
Müzik :
Max Steiner
Yapım :
1939 ABD 238 dk.

Oyuncular


Clark Gable (Rhett Butler) 

Vivien Leigh (Scarlett O'Hara) 

 Leslie Howard (Ashley Wilkes)

 Olivia de Havilland (Melanie Hamilton) 

 Thomas Mitchell (Gerald O'Hara) 

 Barbara O'Neil (Ellen O'Hara)

Evelyn Keyes (Suellen O'Hara)

                                  

 

      

 

 

                                   KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

 

                    

                                      

                                LOVE İN THE TİME OF CHOLERA

 

bırakılmış bir sevgilinin yeniyetmelik yıllarından başlayarak yaşlılığın alacakaranlığına dek süren yarım yüzyıllık aşkının öyküsü

 


 
 
                          
 

 
Florentino Ariza (Javier Bardem) romantik ve şair ruhlu bir telgraf memurudur. Zengin bir tüccarın kızı olan Fermina Dazayı (Giovanna Mezzogiorno) gördüğü anda hayatının aşkını bulduğunu anlar.
 
Peş peşe yazdığı tutku dolu aşk mektuplarıyla genç kızın yüreğinde kıpırtılar uyandırmayı başarır. Ancak genç kızın tüccar babası (John Leguizamo) bu ilişkiyi öğrenince öfkeye kapılır ve onları sonsuza kadar ayırmaya yemin eder.
        
Fermina  seçkin bir aristokrat olan Dr. Juvenal Urbino (Benjamin Bratt) ile evlenir. Juvenal bölgeyi esrarengiz bir şekilde kuşatan kolera hastalığıyla baş etmek için düzen ve ilaç getiren bir doktordur.
        
Evlendikten sonra eşini Parise götürür ve uzun yıllar boyunca orada yaşarlar. Sonunda Cartagenaya geri döndüklerinde Fermina ilk aşkını çoktan unutmuş gibi görünür. Ancak Florentino aslında ilk aşkını hiçbir zaman unutmamıştır.
     
Florentino  artık gemi sahibi varlıklı bir erkektir ve hala Ferminanın aşkıyla yanıp tutuşmaktadır. Kalbi sabırlıdır ve hayatının kadınıyla yeniden bir arada olma fırsatı için ömür boyu bekleyecektir

 

Kolera Günlerinde Aşk Florentino Arizanın sevdiği kadın Fermina Dazaya yıllar boyu karşılıksız bir aşkla bağlı kalmasının öyküsünü anlatıyor

     

yönetmen: mike newell

senaryo: Ronald Harwood .Gabriel Garcia Marquez

görüntü yönetmeni: Affonso Beato

müzik: antonio pinto

tür: romantik.dram

yapım: abd 2007 189 dakika renkli

dil: ingilizce

               oyuncular

Benjamin Bratt  (Dr. Juvenal Urbino)

Gina Bernard Forbes (Digna Pardo)

Giovanna Mezzogiorno  (Fermina Urbino)

Javier Bardem  (Florentino Ariza)

Marcela Mar (America Vicuña)

   

 

 

 

 

                                                         HAYAT GÜZELDİR

 

                               

                                                    LİFE İS BEAUTİFUL

                               hayat hem keyifli hem hüzünlü harika bir film midir?

 

1930 ların İtalyasında Guido adındaki tasasız, kaygısız bir Yahudi kitapçı yakın bir şehirdeki güzel kadına kur yapıp onunla evlenerek bir peri masalı başlatır. Guido ve karısının bir oğulları olur ve İtalyayı Alman güçleri istila edene kadar birlikte mutluluk içinde yaşarlar. Ailesini bir arada tutabilmek ve oğlunun Yahudi toplama kamplarının dehşetinden elinden geldiğince uzak tutmak çabası ile Guida bu yıkımı bir oyun gibi gösterir. Bu oyunun kazanma ödülü ise bir tanktır

                          

Yapım Yılı: 1997
Süre: 116 dk

Oyuncular

 

Roberto Benigni.

-- Guido Orefice


Nicoletta Braschi
-- Dora
Giustino Durano
-- Eliseo Orefice
Lidia Alfonsi
-- Guicciardini
Sergio Bini Bustric

 

-- Ferruccio Papini

Yönetmen
Roberto Benigni

Senarist
Vincenzo Cerami
Roberto Benigni

Yapımcı
Gianluigi Braschi
John M. Davis
Elda Ferri

Müzik
Nicola Piovani

Görüntü Yönetmeni
Tonino Delli Colli

 

                       

Yorum (0)

CASABLANCA


Cuma, Şubat 22, 2008 · Kategori: SEYAHAT

 

Kazablanka İspanyolca Casablanca (Beyaz Ev) Arapçaالدار البيضاء (Darü'l-Beyza) Fasın batısında Atlas Okyanusu kıyısında yer alan liman kenti. Aynı zamanda Fasın en büyük şehridir. Nüfus 3.800.000 (2006)



Tarih Bugünkü kentin yerinde 12. yüzyılda Anfa adlı bir Berberi köyü vardı.15. yüzyılda korsanların merkezi durumuna gelen köy  1468 de Portekizlilerce yakıldı. 1515 te bölgeye dönen Portekizliler burada Casa Branca adlı adında bir yerleşme kurdu. 1755 te büyük hasara yol açan bir depremden (1755 Lizbon Depremi) sonra boşaltılan kent  18. yüzyılın sonlarında Sultan Sidi Muhammed bin Abdullahın emriyle yeniden kuruldu.

 

 

Ardından  kente Casablanca adını veren İspanyol tüccarlar ve öteki Avrupalılar buraya yerleşmeye başladılar. Bu dönem nüfusun çoğunluğunu Fransızlar oluşturuyordu  gene aynı anlama gelen Fransızca Maison Blanche adı da Casablanca kadar yaygın bir kullanım kazandı.

1907de Fransa Kazablankayı işgal etti. Kent, Fransız protektorası olduğu sürede (1912-1956) Fasın en büyük limanı haline geldi. II. Dünya Savaşı sırasında 1943te kentte bir İngiliz-Amerikan zirvesi toplandı.

Özellikle Kazablanka limanı çevresinde ticaretin hızla gelişmesi sonucunda kent Fas ekonomisinin merkezi haline gelmiştir. Sanayi sektöründeki işgücünün % 60 ile toplam üretimin % 39unu tek başına Kazablanka karşılamaktadır.

Dünyanın en büyük ikinci camisi olan ve en uzun minaresine sahip II.Hasan Camii Kazablankada bulunmaktadır.

Resmi dil Arapça Fransızca (de facto)
Ülke Fas
Devlet şekli Monarşi
Belediye başkanı Muhammed Sacid
Yüzölçümü 324 km²
Nüfus 3 900 000
Nüfus yoğunluğu 9132.5/km²
Saat dilimi
- Yaz saati (UTC+0)


Kazablankada sinemaya dair anılarım  Marakeşin kıpkırmızı toprağını  uğultulu çarşılarını ve illa ki Humphrey Bogartı da unutmamak gerekir

Fas. Güneş  kum  gizem ülkesi  aynı zamanda sinemasal anılarınızı depreştiren Kazablanka kentinin yurdu.  Osmanlının Mağrip dediği Kuzey Afrika ülkelerinin en Batıda olanı  Atlantik Okyanusuyla Akdenize açılan ve ikisini bağlayan daracık bir boğazla (Cebel-ül Tarık)  İspanyaya da son derece yakın bir çelişkiler toplumu.

 

16 Kasımda bağımsızlığının tam 50. yılını kutlaması  özellikle Fransız basınında büyük ilgi gördü  Paris Match tümüyle bu ülkeye ayrılmış bir özel sayı çıkardı. Fransa  bu ülkede 1912 den 1948 e dek kalmış ve kültür eğitim politikasıyla ülkeye damgasını vurmuştu. Fransada yaşayan 800.000 Faslı da  elbette son olaylarda da rol oynayan önemli bir azınlıktı.

 

Ülkede resmi dil olan Arapçadan sonra en çok Fransızca konuşulması ve ticaretten sanayiye sanattan iletişime görülen Fransız etkileri de bunun göstergesiydi. Örneğin geçen hafta yapılan Marakeş Film Festivalini de hemen tümüyle Fransızlar örgütlüyor. 32 milyonluk Fas  tüm dünyada Marok Morocco diye biliniyor. Ona Fas diyen tek ülke biziz ve bu ad da  bir dönemde başkent olan Festen geliyor.

 

 

Hemen söyleyeyim  Sanıldığının aksine  kurak bir çöl ülkesi değil burası... Çöl yani Büyük Sahra güneye giderek ayrıca ziyaret ediliyor. . Ama Kazablankadan Rabata oradan Fese ve sonra Marakeşe uzanan otobüs yolculuğunda son derece yeşil bir ülke görebilirsiniz Burada her kentin bir rengi var. İlk indiğimiz Kazablanka  beyaz kent. Havaalanından kente inerken görülen zengin villaları  hemen her ülkeyi kıskandıracak güzellikte.

 

 Gerçi eski kent belli bir terkedilmişlik havası taşımıyor değil  hemen hemen tüm Kuzey Afrika ülkeleri gibi...Yine de üç milyonluk Kazablanka  ülkenin ticaret  sanayi başkenti olarak oldukça zengin. Görkemli parkları ve yeşil alanları var. Eski kent Medinayı ilgiyle izliyor  önceki kral Hasanın Akdeniz kıyısında yaptırdığı dev 2. Hasan Camiinin görkemine hayran olarak gezebilirsiniz




SİNEMA PLATOSU GİBİ


 turistik alana dönüşen Urika Vadisi . Ki orda son yıllarda  Gladyatörden  Büyük İskendere birçok önemli filmin çekildiği ve Fasa yeni bir evrensel plato niteliği kazandıran bir bölge var.

 

Yorum (0)

ELVEDA GÜLSARI


Perşembe, Şubat 7, 2008 · Kategori: EDEBIYAT

                                     

 

İşte buna aşk denir be  buna zifiri karanlık denir    karı  yağmuru tipisi olur. Çamuru bile olur  lakin  gövdeni güneşin altına yaydığın bahar günleri parmakla sayılıdır. O parmakla sayılı anlar için  o birkaç yıl sonra zihninden fırlayıp fırlayıp tatlı bir yaraya dönüşecek olan mutluluk saniyeleri için koşar durursun kalplerin ormanında. Kalplerin ormanı vahşidir  her yiğidin harcı değil aşık olmak 

                         

Nasıl her kalbin harcı değilse Mecnun olmak  Leyla olmak  işte aynen öyle  işte aynen onun gibi işten aynen bu  harcı değil kalpsizlerin hakkımızda hüküm vermek. Yeter ki sen yaşadıklarına sahip çık  ve yeter ki savun o titrek  o kırılgan  o saf  o onurlu anları. Düşme ve düşürme yere sevdiğini

 

 

 

 Bir kalbi serçe kadar korunaksız kılan bu aşka saldırsınlar  konuşsunlar  eleştirsinler  yargılasınlar bırak. Bırak onların çürük ağızlarından dökülen cehennem müjdesini. Sen kendi cehennemini ara ve kendi ipinle in oraya. Kendi kalbini sıkarak konuşmayı öğren ve yükleme hiçbir yaranı sevdiğinin sırtına. Sensin yanan bu ateşin ortasında  etrafa bakınmana gerek yok. Sana düşen ateşin içine biraz daha yürümektir ve budur sahici olan  budur insana yakışan  budur temiz bir kalbin istediği

    

Kalp var mı sizde  kalp  Makyajsız  boyasız ve oyuncağa dönüşmemiş ve pörsümemiş ve kirlenmemiş ve çamura atsan da pırlanta gibi ışıldayan bir kalp var mı göğüs kafesinizin içinde Aşkların kalıbına onur döken potalar var mı orada  çelik gibi adamları yassı bir demir parçasına dönüştüren haddehaneler  Var mı içinizde  elinden tuttuğunuz ateşi  bir devrim anına çevirecek bir oruca çevirecek  bir bayram yerine çevirecek  bir Kabeye çevirecek yürek  Eğer yoksa konuşmayın hiç. Eğer yoksa  çıkmayın önüme ve çelme takmayın Mecnunu mecnun kılan ateşe. Odunları çalmayın ateşimden. Çalmayın gözlerimi. Çalmayın ölümümü. Kendi cehennemime kendim gideceğim. Bana yol göstermeyin

               

Ömründe bir kez dahi aşk tatmamış adamların sözüne güvenmiyorum ben. Ne onların ardısıra yürürüm  ne de onlar yürüsün benim peşimsıra. İhanete açıktır her daim  bir kadına tutuşmamış yürek ve fakat ihanetin en güzelini aşklarda sınadı nice ferhat. Aşıkların ihaneti  aşkın en yüce yeridir ve satar onlar en yakın arkadaşını bir zülüf adına. Ve sevdiği adına beni satan bir yoldaş gördüğüm en güzel şeyi yapmıştır hayatta. Aşksız bir kalbin ihaneti ise para kokar  menfaat kokar ve tut öldür böyle ihaneti. Sevdiği bir an yanında olsun diye ihanet edenlerin önünde eğiliyorum ve uzatıyorum kafamı böyle bir aşkın idam sehpasına. İyi ki sattın beni be aslanım  yenilgilerin en şereflisini ve tutsaklığın en anlamlısını yaşıyorum şu an. Ardımdan cebine indirdiği para destesini okşamıyor hiç olmazsa birileri. Ardımda bir kalp yangını var çok şükür  Mutluyum ve helal ediyorum sana hakkımı. Şık ve onurlu bir ihanetin muhatabı olarak ölmeye gidiyorum. Ve acaip esmer ve acaip yakışıklıyım ilk kez

 

idris özyol

Yorum (0)

ATTİLA İLHAN ŞİİRLERİ 1


Salı, Şubat 5, 2008 · Kategori: FELSEFE

                               ATTİLA İLHAN ŞİİRLERİ

 

 

AĞUSTOS ÇIKMAZI  

 

beni koyup koyup gitme

ne olursun

durduğun yerde dur

kendini martılarla bir tutma

senin kanatların yok

düşersin yorulursun

beni koyup koyup gitme

ne olursun

 

bir deniz kıyısında otur

gemiler sensiz gitsin bırak

herkes gibi yaşasana sen

işine gücüne baksana

evlenirsin çocuğun olur

sonun kötüye varacak

beni koyup koyup gitme

ne olursun

 

elimi tutuyorlar ayağımı

yetişemiyorum ardından

hevesim olsa param olmuyor

param olsa hevesim

yaptıklarını affettim

seninle gelemeyeceğim 

beni koyup koyup gitme

ne olursun

 

 

AYSEL GİT BAŞIMDAN  

 

Aysel Git Başımdan

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Ölümüm birden olacak seziyorum

Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Aysel git başımdan istemiyorum

 

Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün

Dağıtır gecelerim sarışınlığını

Uykularımı uyusan nasıl korkarsın

hiçbir dakikamı yaşayamazsın

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Benim icin kirletme aydınlığını

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

 

Islığımı denesen hemen düşürürsün

gözlerim hızlandırır tenhalığını

Yanlış şehirlere götürür trenlerim

Ya ölmek ustalığını kazanırsın

ya korku biriktirmek yetisini

Acılarım iyice bol gelir sana

sevincim bir türlü tutmaz sevincini

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Ümitsizliğimi olsun anlasana

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

 

Sevindiğim anda sen üzülürsün

Sonbahar uğultusu duymamışsın ki

içinden bir gemi kalkıp gitmemiş

uzak yalnızlık limanlarına

Aykırı bir yolcuyum dünya geniş

Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki

Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş

Sakın başka bir şey getirme aklına

 

 

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

ölümüm birden olacak seziyorum

hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Aysel git başımdan seni seviyorum

 

 

SİSLER BULVARI

 

elinin arkasında güneş duruyordu

aylardan kasımdı üşüyorduk

ağacın biri bulvarda ölüyordu

şehrin camları kaygısız gülüyordu

her köşe başında öpüşüyorduk

 

 

sisler bulvarına akşam çökmüştü

omuzlarımıza çoktan çökmüştü

kesik birer kol gibi yalnızdık

dağlarda ateşler yanmıyordu

deniz fenerleri sönmüştü

birbirimizin gözlerini arıyorduk

 

sisler bulvarında seni kaybettim

sokak lambaları öksürüyordu

yukarda bulutlar yürüyordu

terkedilmiş bir çocuk gibiydim

dokunsanız ağlayacaktım

yenikapıda bir tren vardı

 

sisler bulvarında öleceğim

sol kasığımdan vuracaklar

bulvar durağında düşeceğim

gözlüklerim kırılacaklar

sen rüyasını göreceksin

çığlık çığlığa uyanacaksın

sabah kapını çalacaklar

elinden tutup getirecekler

beni görünce taş kesileceksin

ağlamayacaksın  ağlamayacaksın

 

sisler bulvarından geçtim sırsıklamdı

ıslak kaldırımlar parlıyordu

durup dururken gözlerim dalıyordu

bir bardak şarapta kayboluyordum

gece bekçilerine saati soruyordum

evime gitmekten korkuyordum

sisler boğazıma sarılmışlardı

 

bir gemi beni afrikaya götürecek

ismi bilmiyorum ne olacak

kazablankada bir gün kalacağım

sisler bulvarını hatırlayacağım

kırmızı melek şarkısından bir satır

lodostan bir satır yağmurdan iki

senin kirpiklerinden bir satır

simsiyah bir satır hatırlayacağım

seni hatırlatanın çenesini kıracağım

limanda vapurlar uğuldayacak

 

sisler bulvarı bir gece haykırmıştı

ağaçları yatıyordu yoksuldu

bütün yaprakları sararmıştı

bütün bir sonbahar ağlamıştı

ağlayan sanki İstanbul'du

öl desen belki ölecektim

içimde biber gibi bir kahır

bütün şiirlerimi yakacaktım

yalnızlık bana dokunuyordu

 

eğer sisler bulvarı olmasa

eğer bu şehirde bu bulvar olmasa

sabah ezanında yağmur yağmasa

şüphesiz bir delilik yapardım

hiç kimse beni anlayamazdı

on beş sene hüküm giyerdim

dördüncü yılında kaçardım

belki kaçarken vururlardı

 

sisler bulvarından geçmediğin gün

sisler bulvarı öksüz ben öksüzüm

yağmurun altında yalnızım

ağzım elim yüzüm ıslanıyor

tren düdükleri iç içe giriyorlar

aklımı fikrimi çeliyorlar

aksarayda ışıklar yanıyor

sisler bulvarı ayaklanıyor

artık kalbimi susturamıyorum

   

SULTAN-I YEGAH  

 

Şamdanları dolanınca eski zaman sevdalarının

Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın

Nemli yumuşaklığı tende denizden gelen ahın

Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının

Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın

 

Yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda

Bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda

Eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda

Ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da

Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın

 

Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak

Çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak

Su yasak rüzgar yasak açık kapılar yasak

Belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak

Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın

 

EMPERYAL OTELİ  

 

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var

sımsıcak bir merhaba diyecektim

başımı usulca dizine koyacaktım

dört gün dört gece susacaktım

yağmur sönecekti yanacaktı

 

sameland seferden dönecekti

duvardaki saat duracaktı

kalbim kendiliğinden duracaktı

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var

emperyal otelinde bu sonbahar

 

 

bu camların nokta nokta hüznü

bu bizim berheva olmuşluğumuz

bir nokta bir hat kalmışlığımız

bu rezil bu çarşamba günü

intihar etmiş kötümser yapraklar

öksürüklü aksırıklı bu takvim

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun kanıma girdin itirazım var

 

 

sesleri liman sislerinde boğulur

gemiler yorgun ve uykuludur

sabahtır saat beş buçuktur

sen kollarımın arasındasın

onlar gibi değilsin sen başkasın

 

 

bu senin gözlerin gibisi yoktur

adamın rüyasına rüyasına sokulur

aklının içinde siyah bir vapur

kıvranır insaf nedir bilmez

otelin penceresinde duracaktın

şehri karanlıkta görecektin

 

karanlıkta yağmuru görecektin

saçların ıslanacak ıslanacaktı

kış geceleri gibi uzun uzun

tek damla gözyaşı dökmeksizin

maria dolores ağlayacaktı

istanbul'u yağmur tutacaktı

bütün bir gün iş arayacaktım

sana bir türkü getirecektim

kulaklarımız çınlayacaktı

 

emperyal otelinin resmini çektim

akşam saçaklarından damlıyordu

kapısında durmanı söylemiştim

yüzün zambaklara benziyordu

cumhuriyet bahçesinde insanlar geziyordu

 

 

tepebaşındaki küçük yahudiler

asmalımesçitteki rum kemancı

böyle rüzgarsız kalmışlığımız

bu bizim çektiğimiz sancı

el ele tutuşmuş geziyordu

gazeteler cinayeti yazıyordu

 

 

haliçe bir avuç kan dökülmüştü

emperyal otelinde üç gece kaldık

fazlasına paramız yetmiyordu

gözlerin gözlerimden gitmiyordu

dördüncü gece sokakta kaldık

karanlık bir türlü bitmiyordu

sirkeci garında sabahladık

bilen bilmeyen bizi ayıpladı

 

 

halbuki kimlere kimlere başvurmadık

hiçbiri yüzümüze bakmıyordu

hiç kimse elimizden tutmuyordu

ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun .... kanıma girdin ..... kabulümsün

 

 

BEN SANA MECBURUM  

 

Ben sana mecburum bilemezsin

Adını mıh gibi aklımda tutuyorum

Büyüdükçe büyüyor gözlerin

Ben sana mecburum bilemezsin

İçimi seninle ısıtıyorum

 

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor

Bu şehir o eski İstanbul mudur

Karanlıkta bulutlar parçalanıyor

Sokak lambaları birden yanıyor

Kaldırımlarda yağmur kokusu

Ben sana mecburum sen yoksun

 

Sevmek kimi zaman rezilce korkudur

İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur

Tutsak ustura ağzında yaşamaktan

Kimi zaman ellerini kırar tutkusu

Birkaç hayat çıkarır yaşamasından

Hangi kapıyı çalsa kimi zaman

Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

 

Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor

Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor

Durup köşe başında deliksiz dinlesem

Sana kullanılmamış bir gök getirsem

Haftalar ellerimde ufalanıyor

Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem

Ben sana mecburum sen yoksun

 

Belki Haziranda mavi benekli çocuksun

Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor

Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden

Belki Yeşilköyde uçağa biniyorsun

Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor

Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin

Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor

 

Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Bu kurtlar sofrasında belki zor

Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden

Ne vakit bir yaşamak düşünsem

Sus deyip adınla başlıyorum

İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin

Hayır başka türlü olmayacak

Ben sana mecburum bilemezsin..

 

 

BÖYLE BİR SEVMEK (NE KADINLAR SEVDİM)  

 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Yağmur giyerlerdi sonbaharla bir

Azıcık okşasam sanki çocuktular

Biraksam korkudan gözleri sislenir.

 

Ne kadınlar gördüm zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir  

Hayır sanmayın ki beni unuttular

Hala arasıra mektupları gelir

Gerçek değildiler birer umuttular

Eski bir şarkı belki bir şiir

 

 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir  

Yalnızlıklarımda elimden tuttular

Uzak fısıltıları içimi ürpertir

Sanki gökyüzünde bir buluttular

Nereye kayboldular şimdi kimbilir

 

Ne kadınlar sevdim zaten yoktular

Böyle bir sevmek görülmemiştir

 

 

ELDE VAR HÜZÜN  

 

Söyleşir

Evvelce biz bu tenhalarda

Ziyade gülüşürdük

Pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha Kuşlarının

Ne meseller söylerdi mercan köz nargileler

Zamanlar değişti

Ayrılık girdi araya

Hicrana düştük bugün

 

Ah nerde gençliğimiz

Sahilde savruluşları başıboş dalgaların

Yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller

Elde var hüzün

 

O şehrayin fakat çıkar mı akıldan

Çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması

Sırılsıklam aşık incesaz

Kadehlerin mehtaba kaldırılması

Adeta düğün

Hayat zamanda iz bırakmaz

Bir boşluğa düşersin bir boşluktan

Birikip yeniden sıçramak için

Elde var hüzün

AYRILIK SEVDAYA DAHİL

 

Açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın

En görkemli saatinde yıldız alacasının

Gizli bir yılan gibi yuvarlanmış içimde kader

Uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın

Rüzgar uzak karanlıklara sürmüş yıldızları

Mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan

Onu çok arıyorum onu çok arıyorum

 

 

Heryerimde vücudumun ağır yanık sızıları

Bir yerlere yıldırım düşüyorum

Ayrılığımızı hisettiğim an demirler eriyor hırsımdan

Ay ışığına batmış karabiber ağaçları gümüş tozu

Gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar yaseminler unutulmuş

Tedirgin gülümser

 

 

Çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili

Hiç bir anı tek başına yaşayamazlar

Her an ötekisiyle birlikte herşey onunla ilgili

Telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar

Gittikçe genişliyen yakılmış ot kokusu

 

 

Yıldızlar inanılmıyacak bir irilikte

Yansımalar tutmuş bütün sahili

Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var

Öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil

Çünkü ayrılıklar da sevdaya dahil

Çünkü ayrılanlar hala sevgili

 

 

Yanlızlık hızla alçalan bulutlar karanlık bir ağırlık

Hava ağır toprak ağır yaprak ağır

Su tozları yağıyor üstümüze

Özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır

Eflatuna çalar puslu lacivert bir sis kuşattı ormanı

Karanlık çöktü denize

 

 

Yanlızlık çakmak taşı gibi sert elmas gibi keskin

Ne yanına dönsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin

Kapını bir çalan olmadı mı hele elini bir tutan

Bilekleri bembeyaz kuğu boynu parmakları uzun ve ince

Sımsıcak bakışları suç ortağı kaçamak gülüşleri gizlice

Yalnızların en büyük sorunu tek başına özgürlük ne işe yarayacak

Bir türlü çözemedikleri bu ölü bir gezegenin soğuk tenhalığına

Benzemesin diye özgürlük mutlaka paylaşılacak suç ortağı bir sevgiliyle

 

 

Sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz için varız

İkimiz sanmıştık ki tek kişilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız

Hiç yanılmamışız her an düşüp düşüp kristal bir bardak gibi

Tuz parça kırılsak da hala içimizde o yanardağ ağzı

Hala kıpkızıl gülümseyen sanki ateşten bir tebessüm zehir zemberek AŞKIMIZ

 

 

GECE BULUŞMASI  

 

Sen İstinyede bekle ben buradayım

İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

Çünkü ben buradayım Karanlıktayım

 

Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor

Şarabım bütün ekşi suyum soğuk

Yanımda olmadınmı seni seviyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

 

Yüzünü ıslatmadan ağlıyabilir misin

Gece yarıları telefon ettin mi hiç

Karanlık adamlar hüviyetini sordu mu

Ben senin olmadığını arıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

 

Yabancı gibisin miyop gözlerin kısık

Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor

Sana ait ne varsa hiçbiri benim değil

Belki ölmek hakkımı kullanıyorum

Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git 

 

 

KİMİ SEVSEM SENSİN  

 

her şeyi terk ettim  ne aşk ne şehvet

sarışın başladığım esmer bitiyor

anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli

dudakları keskin kırmızı jilet

bir belaya çattık  nasıl bitirmeli

gitar kımıldadı mı zaman deliniyor

kimi sevsem sensin   hayret

kapıların kapalı girilemiyor

 

kimi sevsem sensin  senden ibaret

hepsini senin adınla çağırıyorum

arkamdan şımarık gülüşüyorlar

getirdikleri yağmur  sende unuttuğum

hani o sımsıcak iri çekirdekli

senin gibi vahşi öpüşüyorlar

kimi sevsem sensin  hayret

in misin cin misin anlamıyorum

 

 

ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN ŞİİRİ  

 

Gözlerin gözlerime değince

Felaketim olurdu  ağlardım

Beni sevmiyordun  bilirdim

Bir sevdiğin vardı  duyardım

Çöp gibi bir oğlan ipince

 

 

Hayırsızın biriydi fikrimce

Ne vakit karşımda görsem

Öldüreceğimden korkardım

Felaketim olurdu  ağlardım

Ne vakit Maçkadan geçsem

Limanda hep gemiler olurdu

 

 

Ağaçlar kuş gibi gülerdi

Sessizce bir cigara yakardın

Parmaklarımın ucunu yakardın

Kirpiklerini eğerdin bakardın

Yorum (0)

DÜNYA ŞAİRLERİ ŞİİRLERİ


Salı, Şubat 5, 2008 · Kategori: FELSEFE

 

Fakat şarkı söylemek gülmek dalmak hülyaya
Yapayalnız ama hür seyahat etmek aya.


Gören gözü çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters giymek karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya duya


Yazmak sonra da gayet tevazuyla kendine
Çocuğum demek Bütün bunları hoş gör yine
Hoş gör bu çiçekleri hatta bu kuru dalı
Bunlar yabanın değil kendi bahçenin malı
Varsın küçücük olsun fütuhatın fakat bil
Onu fetheden sensin yoksa başkası değil.



Ara hakkını hatta kendi nefsinden bile.
Velhasıl bir tufeyli zilletiyle
Tırmanma  Varsın boyun olmasın söğüt kadar
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?

Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver dayanmaksızın yalnız ve tek başına





Cyrano de Bergerac... Edmond Rostand

 

 

 

AKŞAM YILDIZI


Yaz ortasındaydı
Ve geceyarısı
Ve yıldızlar yörüngelerinde
Ölgün ölgün pırıldarken
Daha parlak ışığında
Kendisi göklerde

 

Köle gezegenlerin arasında
Işığı dalgalarda olan soğuk ayın.
Soğuk tebessümüne dikmiştim gözlerimi
Fazlasıyla  fazlasıyla soğuktu benim için
 

Derken kaçak bir bulut
Geçti örtü niyetine
Ve ben sana döndüm,
Mağrur akşam yıldızı.
 

Senin ışığın daha değerlidir benim için.
Çünkü yüreğime mutluluk verir
Göklerdeki gururun geceleri
Ve daha çok beğenirim
O alçaktaki daha soğuk ışıktan
Senin uzaktaki ateşini.

Edgar Allan Poe
 
 
BEKLE BENi

Bekle beni  döneceğim ben.
Çok çok  bıkmadan bekle!
Sarı yağmurların
Hüznü basınca
Kar kasıp kavururken
Kızgın sıcaklarda   bekle.
Uzak yerlerden mektuplar kesilince
Bekle beni.
 
 

Birlikte bekleyenlerin beklemekten
Usandığına bakma  bekle.
Bekle beni, döneceğim.
Unutmak zamanı geldiğini


Ezbere bilenleri
Hayırla anma
Varsın oğlum  anam
Hayatta olmadığıma inansın
Dostlarım beklemekten usansın
Ocak başında toplanıp
Acı şarapla
Yadetsinler beni.
 
 

Sen bekle. Onlarla birlikte
İçmekte acele etme.

Bekle beni  döneceğim
Bütün ölümleri çatlatmak için döneceğim
 
 

Şansı varmış... desinler
Beklemedikleri için
Beni bekleyerek
Düşman ateşinden nasıl
Koruduğunu anlayamazlar.
Sağ kalışımın sırrını yalnız
Senle ben bileceğiz
Bütün sır ....senin
Başkalarının bilmediği gibi beklemeyi bilmende.
 


Konstantin Mihavloviç Simonov
 
BİR SÜRE SONRA
 
Bir süre sonra
bir eli tutmakla  bir ruhu zincirlemek arasındaki
ince farkı öğrenirsin

Ve aşkın yaşlanmak
birlikte olmanın da güvende olmak
anlamına gelmediğini öğrenirsin.

Ve öpücüklerin sözleşme
ve hediyelerin de vaat olmadığını
öğrenmeye başlarsın.

Ve yenilgileri
başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın
bir çocuğun üzüntüsü ile değil
bir yetişkinin zarafeti ile...



Ve herşeyi
bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin
çünkü yarın ile ilgili herşey belirsizdir.

Bir süre sonra güneş ışığının
yakıcı olduğunu öğrenirsin
eğer fazla maruz kalırsan.

Bu yüzden
başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden
kendi bahçeni yarat
ve kendi ruhunu kendin süsle.

Ve göreceksin ki dayanıklısın
ve kuvvetlisin
ve değerlisin...

Veronica  A. SHOFFSTALL
 
 
 

ANLAR

Eger yenıden başlayabilseydim yaşamaya  
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum  ilkinde olmadıgım kadar

 


Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çokriske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doguşu izler
Daha çok dağa tırmanır daha çok nehirde yüzerdim.

 


Görmedigim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım .
Yeniden başlayabilseydim eger,yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten.

 


Anlar,sadece anlar.Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su şemsiye ve paraşüt almadan
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eger hiçbir şey taşımazdım.

 


Eger yeniden başlayabilseydim
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder güneşin tadına varır
Çocuklarla oynardım bir şansım olsaydı eger.
Ama işte 85 indeyim ve biliyorumn...
ÖLÜYORUM....

JORGE LUIS BORGES

 

 

 

LİMAN KIRINTILARI

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Yalan söyledim
yırtık blucinli tayfalara
Seni sevmediğimi söyledim.

 


Oysa rıhtımlar
en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu
Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
Hastaydım
kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
Seni unutmak gerekiyordu...



Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim

 


Ellerim ıslaktı  gözlerim ıslaktı.
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer  anlaşabilirdik...
Sana tapacağım yalan değildi
benim olursan

 


Seni seviyordum  seni istiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Filler gibi içtim liman meyhanelerinde
seni unutmak için içtim...

 


Senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu
ben sevilemiyordum...

 


Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Sana bırakacağım bu kentin
üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm

 


Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi
ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi
Üçüncüsü... söylemeye dilim varmıyor

 


üçüncüsü bana git dediğin yerdi
İşte bu mısraları orda karalıyorum
işte demir aldı şilebimiz
Gidiyor  gidiyor  gidiyorum...

 

EDGARD ALLAN POE

 

             DENİZE AÇILMAK

 

       Denize açılmak  denize açılmak
       Derinliğin hafifliği içinde
       Hayaller gerçek olur.
       İki ruhun birleştiği yerde
       Sadece tek bir dilek gerçek olur.
       
       Bir öpücük yaşamı ateşler
       Şimşek ve yıldırım ile.
       Bedenim artık benden çıkar
       Evrenin merkezine ulaşmam ile.
       
       Çocukça bir kucaklaşma
       Öpücüklerin en safı.
       Sonra geriye kalan
       Sadece tek bir arzu.
       
       Senin bakışların ve benimkiler 
       Sürekli yankılanıyor  sessizce tekrarlayarak
       Derine  daha derine 
       Et ve kanın ötesindeki her şeye..
       
       Ama ben her zaman uyanıktım
       Ve her zaman ölümü diledim
       Dudaklarım sonsuza dek
       Senin saçlarına kenetlenmiş olarak.

       
[Ramon Sampedro]

 

 

                   ELBET ACI DUYAR

 

elbet acı duyar tomurcuklar açarken
neden gecikirdi yoksa bahar gelmekte
neden bizim ateşli özlemimiz
dönüp gitsin acılarla

 


yaprakların içindeydi tomurcuklar bütün kış.
nedir yeni olan, doğan ve fışkıran
elbet acı duyar tomurcuklar açarken
acı duyar büyürken her şey zorlanır.



güçtür elbet damlaların düşüşü.
korkudan titreyerek asıldıkları yerden
ne kadar sarılsalar da dallara büyüyerek  kayarak
kurtuluş yoktur  düşerler ağırlıklarıyla toprağa

 


güçtür bilinmezlik  güvensizlik ve korku
güçtür uçurumlarda çağırmak birini
tutunabilmek titreyerek
güçtür kalabilmek
düşebilmek.



hiçbir şeyin yararı yoktur doğuşa
sevinçle fışkırır tomurcuklar dallarda
tüm korkular yok olur
ışıldar damlalar

 


unuturlar doğuşun korkusunu
unuturlar yolculuğun korkusunu
o büyük güvenceyi duyarlar anında
dünyayı yaratan

 

karin boye 

 

 

YABANCI
 
Söyle  anlaşılmaz adam kimi seversin en çok

 

 anam mı  babam mı  bacını mı  yoksa kardeşini mi 
 
Ne anam  ne de babam var  ne bacım  ne de karde­şim 


 
Dostlarını mı?


 
Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız


 
 Yurdunu mu? 
 
Hangi enlemdedir  bilmem
 
 Güzelliği mi?
 
Tanrısal ve ölümsüz olsaydı  severdim kuşkusuz 
 
Altını mı? 
 
Siz Tanrıya nasıl kin beslerseniz  ben de ona öylesi­ne kin beslerim 
 
Peki  neyi seversin öyleyse sen olağanüstü yabancı
 
Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları ... eşsiz bulutları

 

charles baudelaire

 

 

SAÇLARDA BİR YARIMKÜRE  

 

Bırak da uzun  uzun  uzun zaman  içime çekeyim saç­larının kokusunu

 bir kaynağın sularına yüzünü daldıran bir susuz adam gibi

yüzümü daldırayım içlerine  kokulu bir mendil gibi elimle sallayayım onları

 sallayayım da anılar sil­kelensin havada

 

 

Saçlarında bütün gördüklerimi  bütün duyduklarımı

 bütün işittiklerimi bir bilseydin

 Başka insanların ruhu ezgi­ler üzerinde nasıl dolaşırsa

 benim ruhum da koku üzerinde öyle dolaşır

 

Yelkenlerle  serenlerle dolu bütün bir düş var saçların­da

 meltemi beni güzelim iklimlere uzayın daha mavi

 daha derin olduğu  havanın meyvelerle  yapraklarla

 insan derisiy­le kokulandığı iklimlere götüren büyük denizler var saçların­da

 

 

Saçlarının okyanusunda  içli türkülerle  her ulustan  güçlü insanlarla

 sonsuz sıcaklığın yangelip yattığı  uçsuz bucaksız bir gök üzerinde

 ince ve karışık yapıları oymalar gibi beliren

biçim biçim gemilerle kaynaşan bir liman görü­yorum

 

 

Saçlarının okşamalarında  güzel bir geminin kamara­sında

 bir divan üstünde geçmiş çiçek saksılarıyla serinlik verici testiler arasında

limanın fark edilmez yalpasıyla ığralanmış uzun saatlerin bezginliğini yeniden buluyorum

 

Saçlarının kızgın ocağında  afyonla  şekerle karışmış tütün kokusunu çekiyorum içime

 saçlarının gecesinde  sıcak ülke göklerinin sonsuzluğunu parıldar görüyorum

 saçları­nın ince ince tüylü kıyılarında  katranın  miskin

 hindistan cevizi yağının birbirine karışmış kokularıyla sarhoş oluyo­rum

 

Bırak da uzun uzun ısırayım ağır  kara örgülerini. Ele avuca sığmaz

 ferman dinlemez saçlarını dişlediğim zaman  anıları yer gibi oluyorum

 

charles baudelaire


 

 

 

Yorum (0)

ATTİLA İLHAN ŞİİRLERİ 2


Pazar, Şubat 3, 2008 · Kategori: FELSEFE

                                                  ATTİLA İLHAN ŞİİRLERİ

  

YAĞMUR KAÇAĞI  

 

elimden tut yoksa düşeceğim

yoksa bir bir yıldızlar düşecek

eğer şairsem beni tanırsan

yağmurdan korktuğumu bilirsen

gözlerim aklına gelirse

elimden tut yoksa düşeceğim

yağmur beni götürecek yoksa beni

 

geceleri bir çarpıntı duyarsan

telaş telaş yağmurdan kaçıyorum

sarayburnundan geçiyorum

akşamsa eylülse ıslanmışsam

beni görsen belki anlayamazsın

 

 

içlenir gizli gizli ağlarsın

eğer ben yalnızsam yanılmışsam

elimden tut yoksa düşeceğim

yağmur beni götürecek yoksa beni

 

 

BENİ BİR KERE DÖVDÜLER  

 

beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm

daha bere giyiyordum bıyıklarım da duruyor

büyükderede dövdüler emirgan ve birileri

geceleyin dövdüler dişlerimi tükürdüm

 

emirganla aramız çok eskiden beri yok

niye ölmedim diye bana bozuluyor

ötekiler şurda burda azar azar gördüğüm

çakıdan bozma itler sustalı birileri

fakat çok fena dövdüler size ne söylüyorum

bir vakit omuzlarım tutmadı dişlerimi tükürdüm